Ahi Evren kimdir?

Ahi Evren kimdir?

Ahi Evren olarak yaygın bir üne sahip olan tarihi kişiliğin asıl adının ve künyesinin Şeyh Nasırü’d-din Ebü’l-Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî olduğu ifade edilmektedir. “Keramat-i Ahi Evren” adlı eser ve bazı “Ahi Şecerenameleri“nde Ahi Evren’in 93 yıl yaşadığı ifade edilmektedir. Künyesinden onun Azerbaycan’ın Hoy kasabasından olduğunu öğrenmekteyiz. Hoy ve çevresi sultan Tuğrul Bey zamanından beri bir Türkmen yerleşim bölgesidir. Özellikle bu bölge Selçuklular’ın yığınak merkezi idi. Aynı zamanda burası tarihi ticaret yollarının kavşağında bulunan, Anadolu’nun Türkleşmesinde bir üs vazifesi gören ve verimli topraklara sahip olan bir kültür şehri idi. Bu bilgiler ve tarihi süreç göz önünde bulundurulduğunda Ahi Evren’in Fars değil, Türk olduğu kesinlik kazanmaktadır.

Ahi Evren’in asıl adını yukarıda açıkladığımız eserlere dayanarak tespit edebilmekteyiz. Çünkü Ahi Evren’in kendi eserlerinde genellikle adını anmadığı ve özellikle de adını gizli tutmak için çaba sarf ettiği görülmektedir. Ahi Evren kaleme aldığı eserlerinde adını vermek yerine kendisinden bahsederken, “bu fakir“, “bu zaif” gibi adlar ile anmıştır. Bunun en büyük sebebi ise kendisinin Melamet anlayışından kaynaklanmaktadır. Nitekim Melamilik’te kişinin başarılarını ve iyiliklerini gizli tutması esastır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Velayetname” adlı eserinde Ahi Evren’in fütüvvet ehlinin ulusu ve gayb erenlerinden olduğu ifade edilmekte ve onu aleme tanıtan kişinin Sadredin-i Konevî olduğu ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra bir çok kerâmeti olduğu söylenmektedir. Hacı Bektaş-ı Velî ile Ahi Evren’in dostlukları ve birbirlerine olan bağlılıkları ifade edilmektedir.

Menkıbevî adı olarak kullanılan Ahi Evren’in aslında Evren veya Evran mı olduğu hususunda tartışmalar bulunmakta ve ihtilafa düşülmektedir. Klasik kaynaklarda esas itibarı ile “اوران” şeklinde ifade edilmektedir; fakat kelimenin elif ile yazılması “Evran” olarak okunacağı anlamına gelmemektedir. Çünkü eski müellifler ince sesli kelimelerin sonlarındaki “e” sesini elif ile yazmaktadırlar. Evren kelimesinin “evirmek” fiilinin ism-i faili olan “eviren“den Evrene dönüştüğü ifade edimektedir. Nitekim Türkçe’de yılana da evren denilmektedir. Türkçe’deki ses uyumu itibarı ile bu kelimenin Evren şeklinde telaffuz edilmesi daha doğru olacaktır. Nitekim “Aşıkpaşazade“‘nin eserinde ve “Dede Korkud Hikâyeleri“nde bu isim Evren olarak geçmektedir.

Menkıbevi olan Evren adı üzerinde duracak olursak, bu ad Ahi Şecerename ve Ahi Fütüvvetnameleri’nde genel olarak yılan (Ejder) anlamında kullanılmaktadır. Bu husus özellikle bu eserlerde bir kaç rivayete dayandırılarak açıklanmaktadır. Birinci rivayet Ahi Evren’in Bedir Savaşı’na katıldığı ve düşmana yılan gibi saldırdığı için bizzat Hz. Peygamber tarafından kendisine Evren yani yılan denilmiştir. Fakat bu rivayette Ahi Evren’in tarihi kişiliği ve yaşadığı dönem ile uyuşmamaktadır. İkinci rivayet ise Kayseri’de kurduğu debbağ atölyesi mahzeninde yılan beslediği için Evren şeklinde anıldığı ifade edilmektedir. Bu rivayet ise tarihi kişilik ve mesleği ile uyuşmaktadır. Üçüncü rivayet ise Ahi Evren’in Kırşehir’e geldikten sonra burada halkın kendilerine bir yılanın musallat olduğunu ve korkularından işlerine gidemediklerini ifade etmeleri üzerine Ahi Evren’in bu yılanı kendisine muti kılması dolayısı ile Evren denilmiştir. Dördüncü ve son rivayette ise, Ahi Evren’in ölümü bir yılanın donuna girip, bir kayanın dibine girmek şeklinde olduğu ve türbesinin de bu kayanın üzerine inşaa edildiği rivayet edilmektedir. Muhtelif menkıbelerde de onun ejder donuna girdiği ifade edilmektedir. Bu rivayet ise esas itibarı ile tarihi hakikatı ifade etmemekte olup, mitolojik bir unsuru barındırmaktadır. Nitekim mitolojik olarak hayvan donuna girmenin eski bir Türk efsanesi olduğu bilinmektedir.

Evren adının yılanı ifade ettiği hususunda belirtmemiz gereken bir diğer nokta ise Ahi Evren’in yılanı ilaç yapımında kullanması ve piri olduğu debbağlık mesleğinde yılanın derisini kullanması nedeni ile Evren adı ile anıldığıdır. Kendisine ait debbağ atölyesinin mahzeninde yılan beslemesi de bunun bir göstergesidir. Ayıca tarihi kaynaklarda Ahi Evren ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin yılanı kırbaç olarak kullandığı ifade edilmektedir.

Gerçek adı Şeyh Nasırü’d-din Mahmud olan Ahi Evren’in “Evren” adını alması ile bir diğer hikayede şu şekildedir: Kayseri şehrinde, namer, kalbinde fitne ve kötülük dolu olan bir adam Kayseri Beyi’ne giderek: “Debbağhane’de yabancı bir adam günde çok fazla gelir elde etmektedir. Kanuna göre belirlenen vergiyi ödememekte bununla da kalmayıp ödememek içinde inat etmektedir.” dedi. Kayseri Beyi’de bu ihbar üzerine görevlilerini Ahi Evren’i tutup getirmeleri için gönderdi. Görevliler debbağhaneye vardılar. Ahi’nin meskeninde gözleri ateşe benzeyen, her tarafa ışık kıvılcımarı saçanbir evren (yılan/ejder) gördüler. Bu durumu gören görevliler Ahi’yi alamadan kaçarak canlarını zor bela kurtardılar. Bu olay üzerine şehirde bu velînin adı Ahi Evren olarak anılmaya başlandı.

Ahi Evren’in gençliğinde Horasan ve Maveraünnehir’e gittiği ve o yöredeki önemli üstadlardan dersler aldığı ifade edilmektedir. Özellikle büyük Eş’ari kelamcısı Fahreddin Razî’den yararlanmıştır. İlerleyen süreçte Bağdad’a gelmiş ve Razî’nin talebesi Tacüd’d-Din Muhammed el-Urmevi vasıtası ile Şeyh Evhadü’d-Din-i Kirmani ile de tanışmıştır. Bu üstadın vasıtası ile de Abbasi halifesi en-Nasr li-Dinillah’ın Fütüvvet Teşkilatına girmiştir.

Devrin tanınmış hocaları ile olan bağları ve onlara öğrencilik yapması hasebiyle Ahi Evren, çok yönlü ilim ve fikir adamı olmuştur. Özellikle Tefsir, Kelam, Fıkıh, Hadis ve Tasavvuf gibi dini ilimler yanında Felsefe ve Tıb alanında da kendini geliştirmiştir.

Bir ilim ve fikir adamı olan Ahi Evren, hocası Şeyh Evhadü’d-Din Hamid el-Kirmani ile birlikte Anadolu’ya gelmiş ve başta Kayseri olmak üzere, Konya ve Kırşehir gibi dönemin önemli şehirlerine yerleşmiş ve burada ilmi ve fikri çalışmalarını yürütmüştür. Ayrıca ilim ve fikir adamlığı yanında debbağlık mesleğinin piri olarak da ün salmıştır.

Ahi Evren 1205 yılında Kayseri’ye gelmiş ve burada yerleşmiştir. Bir debbağ atölyesi kurmuş ve zamanla atölyenin büyümesi ile işçi ve ustaların çoğalması sonucunda Kayseri’de Debbağ Mahallesi diye bir mahalle kurmuştur. Kayseri’de bir debbağ atölyesi kurduğu Hacı Bektaş-ı Velî’nin Velayetname adlı eserinde de ifade edilmektedir. Keza Menakıb-i Evhadü’d-Din-i Kirmani’de Debbağlar mahallesinde bir zaviye ve mescid bulunduğu, gene burada Külhaduzlar adında bir mahalle olduğu ve mahallede bulunan bir evin kapısının birinin mescide diğerinin ise dışarıya açıldığı ifade edilmekte olup ve bu evde Evhadü’d-Din Kirmani’nin ikamet etiği belirtilmektedir.

Kayınpederi ve hocası olan Evhadü’d-Din Kirmani ile birlikte Kayseri’ye yerleşen Ahi Evren’in burada Ahi Teşkilatını tekrardan özgün bir şekilde kurduğu bilinmektedir. Burada devletten himaye ve destek alarak, bir sanayi sitesi inşa etmişti. Ahi Evren’de bütün sanat dallarının ve debbağların piri olarak burada hizmet vermekteydi. Ayrıca bu sanayi çarşısında Debbağ Mahallesi’nde bulunan bir cami ve hanıkahta Ahi Evren’in kurduğu Ahi teşkilatı mensuplarına dini, fikri ve ilmi eğitim verdiği de bilinmektedir.

Ahi Evren ayrıca hocası Evhadü’d-Din Kirmani’nin kızı Fatma Hatun ile de evliydi. Fatma Hatun Bektaşiler arasında “Kadın Ana” ve “Kadıncuk Ana” olarak tanınmakta idi. Ahi Evren ayrıca Kayseri’de bulunduğu dönemlerde eşi Fatma Hatun aracılığı ile Bacıyan-ı Rum yani Anadolu Bacıları Teşkilatı’nı da kurmuşlardı.

Ahi Evren 1205 yılında Kayseri’ye geldiği zaman burada Ermeni, Rum, çok az sayıda da olsa Hıristiyan Türkler’den oluşan yerli bir halk ve zamanla buraya göç eden Müslüman Türkler bulunmaktaydı. Kayseri’de bu dönemde siyasi istikrarsızlıklar olduğu gibi; aynı zamanda da etnik ve dini yönden yalnızlaştırılmış ve toplumsal alanda ikinci plana itilmiş bir müslüman Türk kitlesi söz konusuydu. Özellikle müslüman tüccarlar, yerli olan Rum ve Ermeni ticaret erbabı ile rekabet edemeyecek seviyedeydiler. Ahi Evren bu durum ile ilgili faaliyetlerde bulundu ve özellikle müslüman esnafı bir birlik altında toplamaya başlayıp, gayr-i müslüm ticaret ve san’at erbabı ile rekabet edebilecek seviyeye gelmelerini sağladı.

Ahi Evren 1227 ve 1228 yıllarından sonra Sultan I. Alaü’d-Din Keykubat’ın isteği ile Konya’ya yerleşmiştir. Konya’ya gelen Ahi Evren burada hem san’atını icra ediyor hem de Hanikâh-ı Lala ve Hanikâh-ı Ziyâ’nın müderrisliğini yürütüyordu. Aynı zamanda etrafında birçok talebe bulunuyordu. Sultan’dan azami derece destek ve himaye gören Ahi Evren aynı zaman da sultan adına bazı eserler de kaleme almıştır.

Sultan I. Alaü’d-Din Keykubat’ın, oğlu II. Giyasü’d-Din Keyhüsrev tarafından bir suikast sonucu öldürülmesi ile birlikte tahta geçen yeni sultan, iktidarın aleyhinde olduklarını düşündüğü Ahi ve Türkmenleri cezalandırmaya kalkmıştır. Ahi Evren ile birlikte birçok Ahi ileri gelenleri bu süreçte tutuklanmışlardır. Elvan Çelebi’nin “Menakib’ül-kudsiyye” adlı eserinden bu tutuklananlar arasında Baba İlyas-ı Horasani’nin de bulunduğunu ve bazı müritlerinin öldürüldüğünü öğrenmekteyiz.

Nitekim bu dönemde Baycu Noyan komutasındaki Moğol ordusu Anadolu’ya girmiş ve Moğollar ile II. Giyasü’d-Din Keyhüsrev’in 80 bin kişilik ordusu arasında Kösedağ Savaşı meydana gelmişti. Selçuklu ordusu Moğol ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştı. Savaşı kazanan Moğollar Anadolu’da ilerlemeye devam etmiş ve Kayseri’de şehri savunan Ahiler ile mücadele etmişlerdi. Şehri ele geçiren ve yakıp yıkan Moğol ordusu Kayseri’de bulunan birçok Ahi’yi ve Bacı Teşkilatı mensubunu da katletmişti. Bu mücadelede Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı’da Moğollar’a esir düşmüştü.

Sultan’ın ölümünden sonra saltanat naibliğine getirilen Celalü’d-Din Karatay tutuklanmış olan Ahi ve Türkmen ileri gelenlerini serbest bırakmıştır. Ahi Evren bu dönemde Denizli’ye gitmiş daha sonra Kırşehir’e yerleşmiştir. Mevlana’nın oğlu Aladü’din-i Çelebi’nin de bu dönemde Kırşehir’e gittiği bilinmektedir. Mevlana’nın hocası olan Kalenderî şeyhi Şems-i Tebrizi’de bu dönemde öldürülmüştür. Kayeri’de dağılan Ahi teşkilatı ve Ahiler Kırşehir’de tekrardan güçlenmeye çalışmış ve tekrardan organize olmaya başlamışlardır. Ahi Evren öldürülmesine kadar olan dönemde hayatının son 14 yılını Kırşehir’de geçirmiştir.

Ünlü Selçuklu veziri Calalü’d-din Karatay’ın şehzadelerin vekili olarak devleti yönetirken 1254 yılında aniden ölmesi üzerine, şehzadeler arasında taht kavgaları başladı. Böylece II. İzzü’d-din Keykavus ile IV. Kılıç Arslan arasında taht mücadelesi vukû buldu. Ahiler ve Türkmenler II. İzzü’d-din Keykavus’u destekliyor, IV. Kılıç Arslan ise Moğollar’dan destek alıyordu. Şehzadelerin arasını bulmak mümkün olmadı ve sonuç itibarı ile Hülagü Han duruma müdahele etti ve IV. Kılıç Arslan 1261 yılında tahta oturdu. Böylece II. İzzü’d-din Keykavus taraftarları olan kişiler ile bilrikte Ahiler takip altına alınmaya başladı. Nitekim bu yaşananlardan sonra Ahiler birçok şehir ve köyde isyan hareketi başlattılar. Devlet ile Ahiler ve Türkmenler arasında ciddi mücadeleler baş gösterdi. Nitekim bu mücadeleler sırasında devlet Ahileri takip altına alıyor, Ahiler’e ait iş yerleri ellerinden alınıyor, tekke, zaviye ve medreselerine el konuluyor ve Kalenderi dervişler ile taraftarlarına veriliyordu. Birçok şehirde Ahiler katledildiler. Bu katledilenler arasında Ahiler’in lideri Ahi Evren’de bulunmaktaydı. Katliamlardan kaçan birçok Ahi, Bizans’a ve Uç bölgelere doğru göç etmeye başladılar.

Ahi Evren teşkilatçılığı ve liderleri yanında aynı zaman devrin ünlü âlimlerinden dersler almış, iyi bir eğitim görmüş bir âlimdir. Ahi Evren, Ahi teşkilatının kuruculuğu dışında devrinin önemli bir filozofu, fikir ve dava adamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle zaviye, tekke ve hanikahlarda müderrislik yapmış bir zaâttır. Bir düşünür ve fikir adamı olarak birçok eser kaleme almış ve hatta birçok eserini döneminin hükümdarına sunmuştur. Ahi Evren kaleme aldığı eserlerinde adını vermek yerine kendisinden bahsederken, “bu fakir“, “bu zaif” gibi adlar ile anmıştır. Bunun en büyük sebebi ise kendisinin Melamet anlayışından kaynaklanmaktadır. Nitekim Melamilik’te kişinin başarılarını ve iyiliklerini gizli tutması esastır.

Kaynak: Umut Güner, Tarihte Fütüvvet ve Ahilik