Askerlik Dinen Vatan Borcudur

kuranıkerim

“İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Enfâl, 8/72)

Peygamber (s.a.s)’in Medine-i Münevvere’ye hicretinden hemen sonra sağlam temellere dayanan bir devletin kurulmasını kabullenemeyen ve gün geçtikçe güçlenmesini hazmedemeyen Mekkeli müşrikler, Medine’ye taarruz etme kararı aldılar. Böylelikle, Hz. Peygamber (s.a.s)’in önderliğinde ensarla muhacirlerin oluşturduğu gücü yıkmayı ve Mekke’de bir türlü baş edemedikleri İslam dinini ve Müslüman-ları ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı. Bu maksatla oluşturdukları güçlü ordularla Medine’ye yürüdüler. Bunun üzerine düşmandan gelecek saldırıya karşı koymak, vatan topraklarını ve Medine’yi korumak için Peygamber Efendimizin komutasında maddi gücü zayıf ancak iman ve manevi gücü oldukça kuvvetli bir ordunun oluş-turulması gerekiyordu.

Yurtlarından göçe zorlanan ilk Müslümanların askeri birlikler kurarak düşmanla savaşmalarına ve kendilerini savunmalarına Allah (c.c) ilk kez şöyle izin veriyordu: “Saldırıya maruz kalıp zulme uğrayanlara savaş izni verildi” (Hac, 22/39). Bu ayet savaşı “meşru müdafaa” olarak gören bir ilkeydi. Kur’an bununla kalmadı. Sıcak bir savaş için de kurallar getirdi: “Sizinle savaşanlarla savaşın, ama asla aşırı gitmeyin. Zira Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara, 2/190). Kur’an, bunun gibi onlarca ayetle savaşın da bir ahlakı olması gerektiğini ortaya koydu.

Esas itibarı ile İslam dini savaşı değil barışı hedef almış ve tüm insanlık âleminin güven ve barış içinde yaşamalarını, mecbur kalmadıkça savaşa ve silaha başvurul-mamasını istemiştir. Ancak düşman saldırısını önlemek, sulhu hâkim kılmak, barış ve huzur içinde yaşamak ve vatanı savunmak için düzenli ordunun kurulması ve askerlik görevinin ifası dinî bir vecibe ve millî bir vazifedir.

Asker ise; vatani görevini severek yerine getiren, düşmana karşı yurdunu, ırz ve namusunu müdafaa eden, icabında bu uğurda canını feda etmeye hazır, göğsünde iman, elinde silah, vatan bekçiliğini yapan bir fedakârdır. Vatan uğruna yapılacak hiçbir gayret ve fedakârlık ne kadar büyük olursa olsun askerlik ile kıyaslanamaz. Çünkü askerlik toprak için kan ve can vergisidir. Bunun için askerlik çok mukaddes bir vazifedir. Dinimizde askerliğin manevi rütbesi çok yüksektir: Askerlik görevini yaparken ölürse şehit, kalırsa gazidir.

Esasen askerliğin ve düşmana karşı savaşın kıyamete kadar yeryüzünden kalk-mayacağı ve vatanı savunmak için güçlü ve uyanık olmak gerektiği bilinen bir ger-çektir. Bu nedenle her Müslüman fert bir askerdir. Zorunlu hâllerde erkek ve kadın her ferdin bu vazifeyi görmesi dinî bir vecibedir. Askere gitmemek için birtakım bahaneler uydurmak, kendisini hasta göstermeye çalışmak büyük günahtır. Zaten böyle adamlardan ne Allah razı olur, ne de Peygamber hoşnut olur. Severek, gülerek ve isteyerek vatana karşı görevini yerine getirmek için askere koşanların dünya ve ahirette mertebeleri yüce olacaktır.