Baki kimdir?

baki kimdir

Âşık Çelebi’nin, “Fusahâ fırkasınun birisi de Bâkî’dür / Şu’arâ zümresinün şöhre-i âfâkıdur” dediği ve Sultânü’ş-şuârâ unvanıyla anılan, Osmanlı dîvân edebiyâtının, ilmiye sınıfına mensup (Yine Âşık Çelebi’nin ifâdesiyle “Mantık u kelâmda dem – i mesîhası vardur”) büyük şâiri. Daha ziyâde gazelleriyle tanınan, hatta Anadolu şâirlerine gazel tarzını öğrettiğine dâir mısrâlarla övülen şâir, Fuzûlî’nin aksine rind meşreplidir; hayata ve dünya nîmetlerine bağlı, ayrıca yine onun aksine ömrü boyunca ihsân görmüş, dört pâdişah devrinde çeşitli bürokratik mevkilerde bulunmuştur.

Eğitimine Süleymaniye Medresesi’nde başlayan şâir, yapımı esnâsında Süleymaniye Külliyesi’nin de binâ eminliği görevini deruhte etmiştir. Hocası Kadızâde Şemseddin Efendi’nin Halep kadılığı sırasında onun yanında bulunmuş, burada 4 yıl kalıp İstanbul’a döndüğünde şeyhülislâm Ebûssûd Efendi’nin çevresine girip, bundan birkaç yıl sonra da çeşitli medreselerde hocalık yapmıştır. Sultan Süleyman’ın iltifat ve hediyelerine nâil olmuş, sultânın vefâtı sonrasında onun için ünlü mersiyesini kaleme almıştır. Hatta Nef’î, bir kasidesinde bu mersiye dolayısıyla “Kim bilürdü şuarâ olmasa ger sâbıkda / Dehre devletlü gelüp yine giden şâhânı / Haşre dek âb-ı hayât-ı sühân-ı Bâkî’dür / Andırup zinde kılan nâm-ı Süleyman Hân’ı” diyerek şâirler olmasa pâdişahları kimsenin tanımayacağını, pâdişâhı ölümsüz kılanın Bâkî’nin ölümsüzlük suyunu andıran sözleri olduğunu ifâde etmiştir.

(II.) Selim döneminde câize bulamayıp kısa bir dönem açıkta ve mâzûl kalan şâir, büyük münşî Feridun Ahmed Bey vâsıtasıyla Sokollu Mehmed Paşa’nın himâyesini kazanmış ve Sahn-ı Semân müderrisliğine getirilmiştir. (III.) Murad döneminde Süleymaniye müderrisi olan Bâkî, bir yanlış anlama sebebiyle pâdişâhın gadrine uğrasa da bunun düzeltilmesi sonrasında Edirne’de Selimiye müderrisliğine, bunu tâkîben de Mekke kadılığına getirilmiştir. 1582’deki dönüşü sonrasında fâsılalarla birkaç defa İstanbul kadılığına nasb ve azledilen şâir, 1592’de Rumeli kazaskerliğine tâyin edildi; fakat bu da kısa süreli bir görev oldu. Ömrünün sonlarına doğru en büyük emeli şeyhülislâm olmaktı; lâkin bu konuda uyanan ümitleri hep hayâl kırıklığıyla sonlandı. Oturmaya niyetlendiği makâma geçerek onun arzularının son kez yıkılmasına sebep olan Sunullah Efendi, 7 Nisan 1600 târihinde vefât eden şâirin cenâze namazını kıldırırken onun, “Kadrini seng-i musallâda bilüp ey Bâkî / Durup el bağlayalar karşuna yârân sâf sâf” beytini okumuştur.

Bâkî, şiirlerinde hayâtın zevklerini dillendirip fâni insan ömrünün eğlence meclislerinde hayattan zevk alarak geçirilmesi gerektiğini söylemiştir. Bunu coşkun ilhamlardan ziyâde şekil üzerinde durup şiirini türlü edebî sanatlarla zenginleştirerek yapan şâir tasavvufa pek meyletmemiş, hattâ dîvânında dinî içerikli şiirler de pek yer bulmamıştır. Şiirinde İstanbul hayâtının ve devrinin haşmetinin yankıları duyulan, tabiattan canlı tabloların yansıdığı Bâkî, bu neşeyâb mısrâlarla Nedîm’in de öncülerinden kabûl edilebilir. Türk şiirine salt soyut bir bediî zevk lisânını terennüm ederek değil, teknik olarak da katkı sağlayan Bâkî, M. Çavuşoğlu’nun ifâdeleriyle “Kendi çağında ve sonraki yüzyıllarda gelen sanat ve edebiyat adamlarının çoğunun belirttiği gibi, şiirde söyleyiş tarzında yenilik yapmış, imâle ve zihaf denilen dil kusurlarını asgariye indirmiştir. Ahmedî’den Bâkî’ye kadar gelen şairler, Türkçe’yi aruza uydurmk için yapılan, hecelerde uzatma ve kısaltma şeklinde özetlenebilecek olan bu kusurları belli nisbette gitgide azaltmışlardı. Bâkî’nin şiirlerinde bunlar okuyanın dil zevkini incitmeyecek dereceye düşmüştür.” Türk târihini uzun bir şiir olarak kabûl edersek, bu şiirin berceste mısrâı sayılan yaşadığı 16. mîlâdî asırda pek çok zirveden birisi sayılacak Bâkî, Türk şiirini asırlar boyunca etkilemiş, şiirlerine Cumhuriyet devrinde bile nazîre ve tahmisler yazılmıştır.

Göktürk Ömer Çakır