Bir Milletin İncelenmesinde Takip Edilecek Yöntem – Ziya Gökalp

Osmanlı Tarihi - Ottoman History

Bir milleti (Le peuple) ilmî bir şekilde incelemek için her şeyden önce göz önünde tutulması gereken şart, o milletin gelecekte nasıl olması lazım geldiğini değil, mazide ve hâli hazırda nasıl olduğunu aramaktır. Bir kavimde, ya içtimaî hayatın uğradığı gelişim kazanımlarını izâle veya içtimaî gelişimin belirli bir düşünceye doğru gitmesini kolaylaştırmak ve sağlamak amacıyla takip edilecek yollar “ilim” mahiyetinde olmayıp, sanat mahiyetindedir. İlim, yaptığı incelemeleri pratik bir neticeye ulaşması endişesi ile yapmaz. Çünkü pratik bir gayeyi amaç edinen içtimaî bir sanat, ıslahat ihtiyaçlarının acele olması dolayısıyla çabuk kararlar vermek zorundadır. İlim, gerçeği uygulamadaki ihtiyaçlara feda etmeyeceğinden bu gibi aceleci durumlardan geri durarak özgür ve sabırlı bir şekilde çalışmakla sorumludur.

Aslında ilmî tetkiklerden çıkacak neticelerin içtimaî sanatlar tarafından derhal pratik amaçlar için uygulanabileceğini, bu incelemeleri yapanlar bilirler. Hatta bu tür araştırmalarda bulunanları çalışmalarında teşvik eden manevî unsur da bugün uygulamadaki endişelerden soyutlanmış olan tetkikle rinin, yarın mutlaka kendi milleti veya insanlık için faydalı uygulamalarla kuvvetleneceğini bilmeleridir. Ruhunda böyle ideal bir duygu mevcut olmadıkça âlim, hayatını bu kadar zor bir işe vakfedemez. Bununla beraber bu pratiğe uygulanabilirliğin, ilmin amacı olmayıp, zaruri bir neticesi olduğunu da hiçbir zaman gözden uzak tutmaz.

Güzel sanatların gayesi sadece sanat olduğu gibi, ilmin de gayesi ancak ilimdir. Şair sadece “güzellik” duymaya çalıştığı gibi, âlim de sadece “hakikat”i bulmaya uğraşır. Cemiyet için en faydalı sanat, içtimaî faydaları düşünmeyen güzel sanat olduğu gibi, en çok uygulamaya dönük neticeler doğuran bilgi de uygulanabilirliği endişelerden soyutlanmış olan müspet ilimdir.

Bununla beraber bir milletin incelenmesinde tamamıyla ilmî hareket etmek için yalnız uygulanabilirlik endişelerinden soyutlanmak yeterli değildir. Milletimiz, kendisine son derece şiddetli duygularla bağlı bulunduğumuz aziz bir varlıktır. Kendi milletimize yahut dindaş, ırkdaş ve müttefik milletlere tarafgir ve düşmanımız olan milletlere karşı da aleyhtar olmamak tercihimizin kontrolünde değildir. Özellikle de kendi milletimize karşı tamamen tarafsız duygulara sahip olmamız çok zordur. Hâlbuki milletimize karşı en büyük vazifemiz onu olduğu gibi bilmektir. Milletimizde birtakım hastalıklar varsa tedavisi için, bunları teşhis etmemiz lazımdır. Gerçek sevgi, eksiklikleri görmemek suretiyle tecelli etmemelidir. O halde milletimizi ilmî bir şekilde tetkik edebilmek için yalnız uygulanabilirlik endişelerden değil, vicdanımızdaki aziz duygulardan da soyutlanmamız gerekmektedir. Fakat şu da var ki, soyutlanacak duygular sadece iyi olanlara hasredilmemeli, aynı şekilde kötü duygulardan da kurtulmalıdır. Millî terbiye gören çoğunlukla milletine karşı iyi duygulara sahipken, millî terbiyeden mahrum olarak yetişmiş olan bazı kimseler de haksız olarak milletine karşı kötü duygular taşırlar. Duygusal hal, ister iyimser ister kötümser olsun, her iki durum da ilmî incelemeler için tehlikelidir. İlmî incelemeler yapmak isteyen bir ilim adamı, bütün hislerinden arınarak saf bir akıl haline gelmelidir.

Bununla beraber incelemelerin ilmî olması için uygulanabilirlik endişelerinden veya millî ve gayri millî duygulardan arınmış bir şekilde araştırma yapmak da yeterli değildir. Sadece düşünce tarzının nazarî ve aklî olmasıyla bu gaye gerçekleştirilemez. “Akıl” tabirinden iki türlü anlam çıkartırız: Birinci manaya göre “akıl” bizden önce hiyerarşik bir surette tasnif edilmiş mefhumların toplamıdır. Bu kurulmuş mekanizmalara bağlı olarak düşünmek hiçbir zaman ilmî incelemelere dayanak olamaz. Çünkü bu “yaratılmış akıl” ile düşünmek haricindeki gerçekleri önceden zihnimizde mevcut olan çerçevelerine sıkıştırmak demektir.

Hâlbuki aklın görevi; zihnimizdeki mefhumları dış gerçeklere uygun bir surette tanzim ve tasnif etmektir. Bu görevi yerine getirmek için yaratıcı bir düşünme melekesi lazımdır ki, işte ikinci manaya göre “akıl” budur ve ilmî bakış açısından ancak bu yaratıcı melekeye akıl denilebilir.

Yaratılmış, mekânikî (düzenlenmiş) akıl ile düşünmek zihindeki anlamlardan dıştaki gerçeğe doğru gitmektir ki buna “tümdengelim” (istidlaldeduction) denilir. Yaratıcı ve canlı akıl ile düşünmek ise hariçteki gerçeği inceleyerek anlamları bu incelemelerden çıkarmaktır ki düşüncenin bu tarzına da “tümevarım” (istikrainduction) denilir. İlim adamı, bir milleti tetkike başlamadan önce, eskiden beri o millet hakkındaki farklı şekillerde edinmiş olduğu ne kadar anlayışlara sahip ise hepsini zihninden çıkarmalıdır. Descartes’ın felsefeye başlarken yaptığı gibi, geçici ve metodik bir şüpheye tâbi olarak gerek öteden beri halk arasında tekrarlanmış olan ananevî bilgilerini ve gerek kendisinden önce yapılmış olan ilmî incelemeleri şüpheli saymalıdır. İlim adamı bu gibi ilmî yapılardan uzaklaşarak doğrudan doğruya vakıalara inmelidir. Hariçteki olguyu düzenleyen özel ve somut vakıaları tespit ederek tümevarım yoluyla, bunlardan birinci derecedeki anlamları çıkarmalı ve sonra da aynı yolla bu birinci derecedeki anlamlardan doğan ikinci, üçüncü derecedeki genel ve somut anlamları çıkarmaya çalışmalıdır.

İşin aslına bakılırsa bu çalışmalardan netice itibariyle hiyerarşik şekilde tasnif edilmiş bir “anlamlar manzumesi” yine ortaya çıkar. Fakat bu şekildeki tetkiklerden çıkan anlamlar tamamıyla hariçteki gerçekliğin öz ifadeleri olduğu halde bu gerçekliği tetkik etmeden önceki mefhumlar, geçen mazinin muhtelif dönemlerinden kalmış ve ancak duygusal veya alışkanlığın bir zihin dünyası ile varlığını koruyan ananelerden ibarettir. İlmî incelemelerden çıkacak yeni mefhumlar, bu ananelere hatta onların ahenginden teşkil eden düzenlenmiş (mekanikî) aklımıza garip görünen birtakım paradokslar şeklini de alabilir. Durkheim’e göre ilim birtakım paradokslar bulmak için uğraşmaz; fakat incelemeleri neticesinde zaruri olarak paradokslara ulaşırsa, bundan da kaçmaz. Çünkü ilmî hakikatler körü körüne düşüncelere ulaşacaksa bu kadar derin incelemeler yapmaya ne gerek vardır?

Yukarıdaki ifadelerden de çıkan neticeye göre bilimsel bir incelemede üç şart vardır:

  1. İnceleme pratiğe dönük olmamalı, sadece nazarî (speculatif) olmalı,
  2. Duygusal olmamalı, aklî olmalı,
  3. Tümdengelim değil, tümevarım olmalıdır. Bu üç şart bir cümlede özetlenebilir: İncelemeler sübjektif değil, objektif olmalıdır.

Gerçekte bir incelemenin objektif olması ancak yukarıdaki üç şartı da barındırmasına bağlıdır. Fakat bir incelemenin bilimsel olabilmesi için sadece objektif olması da yeterli değildir. Bunun için önemli bir şart daha vardır ki o da; incelemeye konu olan şeyin müstakil bir gerçekliği olmasıdır. Eğer millet, bağımsız bir gerçeklik değilse, bunun üzerine ilmî araştırmalar yapılamaz.

Milletin bağımsız gerçekliğe sahip olması öncelikle kendi başına içtimaî bir gerçekliğin mevcut olmasıyla, ikinci olarak bu içtimaî gerçekliğin millette tecelli etmesiyle mümkündür. Milletin bireysel parçalara veya bireysel duygulara ayrılabileceğini mümkün görenler onu bağımsız bir gerçeklik olarak telakki etmiş olamazlar. Millet’in özel bir varlığını kabul etmek için öncelikle onun hayatı ve ruhu gerçekliklerinden başka olarak müstakil bir içtimaî gerçekliğinin mevcudiyetini de kabul etmek gerekmektedir. Bu takdirde millet, bu içtimaî gerçekliğin dil ve âdetlere katılım suretiyle tam bir uzviyet şeklini aldığı zamanki hali almış olur.

Bu fikri başka bir şekilde de ifade edebiliriz: Milletler hakkında ilmî bir inceleme yapmak için önce bu incelemenin hangi ilmin bakış açısından yapılacağını belirlemek gerekir.

Bir ilim mevcut olabilmesi için onun konusu olarak bir gerçekliğin var olması lazımdır. Fizikî, biyolojik, psikolojik gerçeklikler mevcut olduğu içindir ki, Fizik, Biyoloji, Psikoloji gibi ilimler teşkil edebilmiştir. Millet bu ilimlerden birinin konusu olabilir mi? Yoksa bir içtimaî gerçeklik kabul edip de milleti ancak ondan bahseden Sosyoloji ilmine konu etmek mi gerekir? Millet, doğal olarak Fizik ilminin konusu olamaz. Biyoloji ve Psikolojiye gelince, millet bireylerden oluşur ve bireylerin de birer organizmaları ve ruhları vardır. Biyoloji bu bireysel organizmalardan, Psikoloji bu bireysel ruhlardan söz eder. Hâlbuki millet, bu bireysel organizma ve ruhtan tamamıyla başka bir şeydir. O halde milleti tetkik için bunlardan ayrı bir ilmin bakış açısı lazımdır. Millet, cemiyetler sınıfa mensup olduğu için bu ilim ancak sosyal gerçeklikleri inceleyen Sosyoloji olabilir.

Milletin müstakil mahiyetinin içtimaî bir gerçeklik olduğu esas kabul edildikten sonra millete ait bütün hâdiselerin sebeplerini sosyal etkenler arasında aramak zarureti ortaya çıkar. Gerçekte bir ilmin mevcut olabilmesi için onun konusu olmak üzere bağımsız bir gerçekliğin olması da yeterli değildir. Bu gerçekliğin, “gerekircilik” (determinizm) prensibine bağlılığı, yani “her hâdisenin o gerçeklik dairesinde belirli sebeplere sahipliği” de gereklidir. Eğer fizikî, biyolojik ve psikolojik gerçeklikler gerekircilik kanununa bağlı olmasaydı, Fizik, Biyoloji ve Psikoloji ilimleri teşkil edemezdi. Başlangıç itibariyle “sosyal determinizm” prensibi bir gerçek olarak kabul edilmedikçe, içtimaî gerçekliğin kanunlarını aramaya teşebbüs edilemez ve bu yapılmadığı surette de Sosyoloji ilmi kurulamaz. O halde millî hâdiseleri sosyoloji yöntemi ile tetkik etmek gerektiği gibi, bu hâdiselerin hakiki sebeplerini de sosyal hâdiseler arasında aramak gerekmektedir.

Bütün biyolojik hâdiselerde olduğu gibi, her sosyal hâdise de devamlı olmak için ait olduğu milletin hayatına faydalı bir hizmeti yerine getirmek mecburiyetindedir. Esasında sosyal hâdiseler temel itibariyle bu faydalı hizmetler için oluşmuş değildir. Bunlar önceki sosyal sebeplerin zaruri neticeleri olarak oluşur. Fakat bir kere oluştuktan sonra asırlarca devam edebilmek için, sürekli sosyal bir hizmeti yerine getirmeleri gerekir. O halde sosyal hâdiselerin yalnız sebeplerini değil, farklı zamanlarda üstlendiği hizmetleri de belirlemek gerekmektedir.

İçtimaî hâdiselerin sebep ve hizmetlerinden başka, belirlenecek bir de kıymetleri vardır. İçtimaî hâdiselerin kıymetlerini ölçmek için elimizdeki tek vasıta istatistiktir. Bir ülkede yıllık öldürme, hırsızlık, boşanma vakalarının sayılarını gösteren istatistikî rakamlar, bize orada bireyin hayatının saygınlığı, bireyin mülkiyetinin korunmuşluğu, nikâh bağının kutsiyeti hakkındaki sosyal yaklaşımları verir. Bir yerde öldürme vakaları ne kadar çok sayıda tekrarlanıyorsa orada bireyin hayatının o kadar az bir değere sahip olduğu anlaşılır; bir ülkede boşanma davaları ne kadar çoksa orada nikâh bağının o kadar az bir kıymete sahip olduğunu ortaya koyar. Sosyal hâdiselere ait bu özellikler anlaşıldıktan sonra içtimaî hâdiselerin nelerden ibaret olduğunu göstermek de gerekir.

İçtimaî hâdiseler, gerçekliğin müstakil bir çeşidi olduğuna göre fizikî, biyolojik ve psikolojik hâdiselerin haricinde aranmaları gerekir. Bunların haricinde olmak üzere cemiyet hayatında görebileceğimiz yegâne hâdiseler “zümre” (grup) ile “müessese”lerdir.

Zümre, özel yardımlaşmalarla birbirine bağlı bulunan bireylerin bir toplamıdır: Aile, köy, aşiret, sınıf, taife, kast, heyet, ümmet, devlet, millet gibi. Müessese ise bu zümrelerin kendi üyelerine isteyerek veya zorla kabul ettirdiği idrak yahut yaşam biçimleridir. Dinî inanç ve ayinler, hukukî ve ahlakî prensipler, dil ve güzel sanat kuralları, iktisadî biçimler, bilimsel yöntemler gibi, cinslere ve çeşitlere ayrılabilirler. Bir gerçekliğe mensup bireyler cinslere ve çeşitlere yani genel örneklere dönüştürülmediği sürece, o gerçekliğe dayanarak bir ilim teşkil edilemez. İlim ancak genellerden bahseder. Genel kanunların keşfedilebilmesi için genel örneklerin bulunması gerekir. Milletlerin tamamıyla ilmî bir tasnifi henüz yapılamamıştır. Bununla beraber kesin bir tasnif yapılıncaya kadar, incelemelerde uygulama dayanak noktası olması için metodik ve sınırlı bir mahiyete sahip bir tasnifin yapılması gerekliliği de açıktır. Bu sebebe binaen bir tasnif taslağını aşağıda sunuyoruz:

Milletler, “ilkel topluluklar” (peuples primitifs) ve “milletler” (nations) olmak üzere iki kısma ayrılır. İlkel kabileler Almanların “naturvoelker” ismini verdikleri ilk sosyal  örneklerdir. Bu örneklere karakteristik bir içerik kazandıran temel oluşum “klan”(semih)dır. Klan, dinî bir yakınlıkla biri birine bağlı yüzlerce ve hatta binlerce üyelerden oluşan ailevî bir zümredir. Klanı belirleyen alamet, üyelerin ortak ata kabul edilen hayali veya gerçek bir varlığın ismiyle adlanmalarıdır. Ortak ata aynı zamanda klanın “özel tanrı”sı kabul edilir.

Klanın üyeleri arasında “ortak sorumluluk” ve “ortak intikam” kaideleri mevcuttur. İlkel kabilelerde henüz ne genel hukuk ne de ferdi hukuk duygusu uyanmamış olduğundan “hak sahibi” (sujet de droit) sıfatı, klana ait olmak üzere yalnız özel bir hukuk algısı vardır. Aslında klanlar birleşerek “kabile”leri (phratie), kabileler birleşerek “aşiret”leri (tribu), aşiretler birleşerek “birlik”leri (canfédération) oluşturduklarından, bu geniş zümreler de temelde klan (semih) gibi ailevî bir mahiyettedir. Birlik yahut aşiretleri ilk teşkil eden klanlar olup, diğerleri bunların parçalanmasından ortaya çıkmış türemiş zümrelerdir. Buna binaen kabile, aşiret veyahut birliklerin reisleri de klan reisi gibi bir aile büyüğü mahiyetindedir. Yani bunlar da ancak özel statüye sahiptirler. Bu kavimlerde ceza, özel hukuk mahiyetinde olup intikam almak ve kısas şeklinde uygulanır ve “diyet” vasıtasıyla değiştirme olabilir. Klanlardaki yönetim aynı zamanda dinî bir mahiyete sahip olup, klanın büyüğü ruhbanî bir reis konumundadır.

İlkel topluluklar dört sınıfa ayrılır:

  1. Değişmemiş klanlı topluluklar (peuples a bade de clan non defférentié): Buna örnek Avustralya yerlileridir. Bunlar birbirine eşit ve aralarında mertebe dereceleri olmaksızın bir araya gelmiş “totemli klanlar”dan birleşmişlerdir. Klanlar (semiheler) henüz “değişime” (différantiation) uğramamış oldukları için bu topluluklar ilkel kabilelerin en basit şeklidir.
  2. Değişmiş klanlı topluluklar (Peuples a base de clan différentié): Bu toplulukta “totemli klan” henüz mevcut olmakla birlikte yok olmaya başlamıştır. Bu ilk temel üzerinde sınıflardan, asker ocaklarından, dinî oluşumlardan, şaman zümrelerden bir araya gelmiş birtakım içtimaî unsurlar da ortaya çıkmaya başlamıştır ki hepsi klanın değişime uğramış şekilleridir. Kuzey Amerika yerlileri bu çeşide örnektir.
  3. Aşiret topluluklar: Bu topluluklarda “totem” müessesesi tamamıyla ortadan kalkmıştır. Klanın aynı zamanda ismi olan ortak ata, bir hayvan veya bir bitki olup, bu hayvan veya bitki çeşidinin dıştaki üyeleri klanın saygın akrabaları kabul olunduğu zaman bu hayvan veya bitkiye “totem” adı veri

Gökalp burada ve aşağıda ilkel toplulukları ifade için bizim, metinde “millet” olarak ifade ettiğimiz “kavim” kavramını kullanmıştır. Ancak içerik olarak herhangi bir anlam karmaşasına neden olmamak için “kavim” veya kullandığımız şekliyle “millet” yerine “topluluk” olarak kaydetmeyi uygun bulduk. [Öz] lir. Totem, istisnaî durum olarak, iklim ve gökyüzü olayları veya cansızlar arasından da seçilebilir. Aşiret topluluklarda ortak ata, hayvan veya bitki mahiyetinde olmayıp gerçek insandır. Binaenaleyh bu topluluklardaki klanların –bazı gizli diri izleri olmak üzere–totemle alakası kalmamıştır.

Totemli klanlar esasen “anaerkil” oldukları halde aşiret topluluklardaki klanlar “ataerkil”dirler. Bu topluluklarda klanın dayanışma gücü azalmasına karşılık aşiretin dayanışma gücü artmış ve aşiret, kendi varlığı ve birliğini iki önceki çeşitlere nispetle daha şiddetli bir şekilde his ve idrak etmeye başlamıştır. Bu çeşide örnek olarak Afrika’daki Dahomeylileri gösterebiliriz.

Dejenere (türediye uğramış) olmuş ilkel topluluklar (Peuples primitifs dégénérés): Bu topluluklarda klan tamamıyla çözülmeye uğramış ve onun yerine de henüz millî teşkilatın temelleri kurulmağa başlanmamıştır. Bazı sosyologlar bu çeşit cemiyetleri küçük ailelerden oluşmuş ve klan teşkilattan mahrum gördükleri için ilkel toplulukların en basit örneği sanmışlarsa da yanılmışlardır. Küçük ailelerin, ataerkil ailelerden, bunların da anaerkil klanlardan ortaya çıktığı artık kesinleşmiştir. O halde bu basitliğin içtimaî bir yozlaşma neticesinde klanların çözülmeye uğramasından ileri geldiğine şüphe yoktur. Seylan Adası’ndaki “Veduda”lar bu çeşide örnektir. (Buraya kadar arz ettiğimiz tasnif Année Sociologique’nin XI ve XII. ciltlerinden alınmıştır).

Milletler: Milletlerde klan ve aşiret gibi teşkilatlar zayıflayarak veya tamamıyla ortadan kalkarak genel tanrı, genel yönetim, genel hukuk gibi umumî vicdanın teşekkül ettiğini gösteren millî duygular uyanmaya başlamıştır. Yani edebiyat, tarih müesseseleri teşkile başlayarak millet kendini tek bir vücut gibi hissetmektedir. Aynı zamanda mekanik bir şekilde iş bölümü ve uzmanlık hareketleri doğarak farklı sosyal vazifeler değişik içtimaî unsurlar tarafından yerine getirilmektedir.

Milletler dört ana ve dört de tâlî çeşide ayrılır:

  1. Teokratik (imamî) Milletler (Nations Theocratiques):

Bu milletlerde, millet kendi varlık ve birliğini bir “genel tanrı” ve bir “dinî genel yönetim” şeklinde hisseder. Klan ve aşiretlerin özel hukukları kendileri ile beraber yok olmaya başlayarak yerine “Allah’ın hakkı” tanımıyla dinî bir genel hukuk teşkil edilmiştir. Teokratik milletlerde hukuk, dinî bir ayin mahiyetindedir. Bunun için hukuk, ibadetlere ait hükümleri ihtiva eden ayinnâmelere eklenmiştir: Hinduların “manû” kanunları gibi. Dinî genel idare, otoritesini kendisinden alan dinî bir önder olarak da kabul edilen hükümdarda tecelli eder. Bu idare, hükümdardan derebeylerine intikal ederek ileri gelenler sınıfını oluşturur. Klanlar, arazi üzerine yerleşerek “köy”lere dönüşür. Klan teşkilatı mevcut oldukça kendi kendini idareye muktedir olan köy, bu teşkilatın ortadan kalkmasından sonra kendini idareden aciz kalarak dış dayanaklara ihtiyaç duyar. Bu şekilde arazinin kontrolü derebeyler sınıfına geçerek köyler birer “malikânedirlik” mahiyetini almış ve köylüler serf hükmüne girmiş olurlar. Hukukî içtihatlar din temsilcileri tarafından uygulanma kuvvetine sahiptirler. Bu kuvvetlere “köy esasına dayalı milletler” yahut “icracı milletler” ismi de verilebilir. Doğuda İlkçağ ve Avrupa’nın Ortaçağı devletleriyle Abbâsî hilâfeti bu çeşide örnek olabilirler.

  1. Hukukî (teşriî) Milletler (Nations Legislatives):

Bu milletler de başlangıçta şehirler, derebeylerin hâkimiyetinden kurtularak belediye meclisi aracılığı ile kendi kendini idare etmeye başlamış ve aynı zamanda derebeyliklerine karşı hükümdar kuvvetleriyle birleşmiştir. Şehir bu şekle girince “kasaba” (karye/commune) ismini aldığı gibi şehir medeniyeti köylere de geçerek, aralarında da şahsî mülkiyet ve şahsî özgürlük tesis etmiş köyler de birer karye haline girmiştir. Şehir, halkın örfüne dayanarak kendisini idare etmesi demektir. Bu durum başkentte daha açık bir şekil alarak dinî örfler müstakil olarak siyasî bir örfün ortaya çıkmasına imkân vermiştir. Böylece hükümdar veya millet hukuk yapma salahiyetini de kazanarak “laik” (nâsûtî/laique) bir hukuk tesis etmiştir. Devlet artık ilahî hukuk (droit divin) esasına değil, millî hâkimiyet yani milletin siyasî fikirleri prensibine dayanmaktadır. Millet bir önceki çeşidinde kendisinin temsilcisi olarak dinî bir yürütme gücünü görürken, şimdi siyasî bir hukukî kuvvet görmektedir. Bu çeşide dâhil olan milletlere “karye esasına dayanan milletler” ismi de verilebilir. Bu çeşide örnek olarak Fransa ve İtalya milletlerini gösterebiliriz.

  1. Kültürel (harsî) Milletler (Nations Culturélles):

Bir milletin kurumları ilk önce beraber yaşadığı birçok milletle müşterek bulunur. Kurumları arasında ortaklık bulunan bu gibi kavimlerin toplamına “medeniyet zümresi” (groupe de civilisaion) denilir ve bu ortak müesseselerin hepsinin toplamına da “medeniyet” ismi verilir. İlkel topluluklarda teokratik (imamî) ve hukuk yapan (teşriî) milletlerin birer millî ve bağımsız medeniyeti olmayıp uluslararası ve ortak olan medeniyetlerin müşterek hayatı içinde yaşarlar. Her ne kadar bu toplulukların da kendilerine ait bir dille özel âdetleri varsa da bu millî kurumlar, uluslararası müesseselere kendi renklerini henüz verebilmiş değillerdir.

Bir millet, uluslararası medeniyetin kurumlarına kendi dil ve vicdanının rengini vererek onları kendi ruhuna benzetmeye başladığı dakikada bağımsız ve millî bir medeniyete yani “hars”a sahip olmaya başlar. Bir milletin tam manasıyla kâmil bir millet olması ancak bu yolda bağımsız bir harsa sahip olmasıyla mümkündür. Millî hars başladığı günden itibaren farklı kaynaklara sahip olan uluslararası müessesler arasında samimi bir ahenk tesis ederek onları canlı bir organizmanın birbirine yardımcı organları haline getirmeye başlar. Hars biri birine bağlı sistemlerden (manzume/systéme) her sistem de biri birine bağlı müesseselerden oluşmuştur. Hars’ı teşkil eden sistemler şunlardır: Dinî sistemler, ahlakî sistemler, güzel sanatlar, edebiyat sistemi, iktisat ve bilim sistemleri.

Hars’ı oluşturan bu sistemler bağlamında samimi uyumlar bulunduğu gibi her sistemi teşkil eden müesseseler arasında da samimi bir ahenk mevcuttur. Müesseseler arasındaki bu ahenk, müesseselerin dayandığı dinî, ahlakî, hukukî gibi örflerden yani genel kabullerden doğar. Bir millete ait muhtelif örflerin uyumlu olması da hepsinin aynı sosyal bünyeden doğmasının bir neticesidir. Milletlerin sosyal hayatları, içtimaî bünyelerine bağlı olarak değişim ve gelişim gösterirler. Milletlerin tasnifinde içtimaî bünyenin ölçü alınması da bu esasa dayanmaktadır.

Hukukî (teşriî) milletlerde dinî yöneticilerden başka siyasî yöneticiler de bulunduğu gibi, kültürel (harsî) milletlerde dinî ve siyasî yöneticilerden bağımsız olarak kültürel yöneticiler de mevcuttur. Kültürel yönetici; ahlak, iktisat, güzel sanatlar, dil, ilim ve fen alanlarında tanınan büyük şahsiyetlerdir. Hars’a ait görüşler bu idarecilerden çıktığı zaman herkes tarafından gönüllü olarak kabul edilir. Çünkü bunlar açık bir seçkinlikleriyle uzman oldukları alanda halkın tam bir güvenini kazanmışlardır.

Millet, teokratik (imâmî) cemiyetlerde kendini dinî önderde, hukukî (teşriî) cemiyetlerde kendini hukuk yapma kuvvetinde tecelli ettiğini görüyordu. Kültürel (harsî) cemiyetlerde ise kendini kültürünün mümessilleri tarafından temsil edilmiş görür. Çünkü hars, millî vicdanın farklı müesseselerde tezahür etmiş şeklinden ibarettir. Bununla beraber hars maddî bir teşkilat suretinde de tecelli edebilir: Her heyetin başkentinde uzmanlık merkezi olduğu gibi, bu uzmanlık merkezlerinin üyelerinden oluşmuş büyük bir “hars derneği” (ligue culturélle) de olabilir. Bu çeşit milletlere “heyet esasına dayanan milletler” ismi de verilebilir.

Bununla beraber bir millet aşağıdaki çeşitlerden yukarıdaki çeşide geçerken eski müesseselerini tamamıyla kaybetmezler. Her türün temel kurumları bir görev yerine getirerek canlı bir surette varlığını sürdürür. Bu suretle kültürel (harsî) bir millette ilkel toplulukların akrabalık teşkilatı “aile” şeklinde, teokratik (imâmî) milletlerin dinî teşkilatı “ümmet” (église) şeklinde, hukukî (teşriî) milletin hukuk teşkilatı “devlet” şeklinde varlığını sonuna kadar sürdürür. Kültürel (harsî) milletin teşkili milletin gelişim safhaları olan aile, ümmet, devlet teşkilatlarına, “hars” teşkilatının eklenmesiyle başlar.

Hukukun gücünün teşkili ile yürütmenin gücünün haksızlıklarına set çekildiği gibi, kültürel gücün oluşmasıyla da hukukun ve matbuatın yolsuzluklarına son verilmiş olur ve ancak bu dönemde yürütme ve hukuk kuvvetlerinin etkisinden tamamen kurtulmuş bağımsız bir adalet gücü tesis edilebilir. En gelişmiş milletler bu hedefe doğru gitmekteler ise de henüz hiçbiri tamamıyla bu çeşide dâhil olmamıştır.

  1. Bağımsızlığını kaybetmiş milletler:

Milletlerin dördüncü çeşidi millet haline geldikten sonra bağımsızlığını kaybeden milletlerdir. Lehliler gibi.

Tâlî çeşitler: Milletlerin tâlî örnekleri bir çeşitten diğer çeşide geçiş devresinde bulunan milletlerdir ki bunlar da dört kısma ayrılmaktadır:

  1. Aşiretteokratik (aşîrî imâmî) Milletler: Fas devleti gibi.
  2. TeokratikHukuk (imâmîteşriî) Milletler: Bugünkü Rusya gibi.
  3. HukukîKültürel (teşriîharsî) Milletler: Almanlar, İngilizler, Amerikalılar gibi.
  4. Yarı Bağımsız Milletler: Finlandiyalılar gibi.

Milletlerin tür ve çeşitlerini belirledikten sonra, bunların gerek bünyelerinde ve gerek müesseselerinde hangi unsurların hastalıklı (marazi) bir mahiyeti olduğu da tayin edilebilir.

Bir millette kendi çeşidine ait olmayan ve daha düşük çeşitlerden “gizli canlı” (survivant) olarak kalmış müesseselerin hastalıklı olduğu aşikârdır. Örneğin kültürel bir millette ilkel toplulukların yahut teokratik (imâmî) ve hukukî (teşriî) milletlerden bazı gizli canlı kurumlar kalmış ise bunlar hastalıklı bir içeriğe sahiptir. Milletlerin hastalıkları tayin edildikten sonra tedavileri imkânı da doğacağından ilmî incelemeler netice itibariyle uygulamalı sanatlara da faydalı bir rehberlik etmiş olur.

O halde bizim Türkler hakkında yapacağımız incelemelerden ilmî neticeler çıkarmak için, öncelikle Türklerin muhtelif zamanlarda ne gibi medeniyet dairelerinden geçtiğini, ikinci olarak Türk Milleti’nin ilkel topluluklarla veya teokratik ve hukukî milletlere ait devirlerden hangisinde bulunup gelişimin hangi seviyelerine dâhil olduğunu, üçüncü olarak Türk Milleti’nin mensup olduğu sosyal çeşit ile uyumlu olması mümkün olmayan ve binaenaleyh hastalıklı bir mahiyete sahip ne gibi içtimaî nev’ ile kâbili te’lif olmayan ve binâenaleyh marazî bir mahiyeti hâiz olan ne gibi doğal olmayan unsurların olduğunu, dördüncü olarak uluslararası medeniyetlerden hangi müesseseler Türk hayatına girerek ne gibi değişimlere uğradığını aramamız gerekir.

Bu araştırmaları yapmak için temel alınacak ihtiyaçlar; tarih, sosyoloji, istatistiğe ait vesikalardır. Bu vesikaların güvenilirliği ve kıymetleri incelenmekle beraber her vesikanın bize varlığını haber verdiği müessesenin hangi zümreye, hangi içtimaî zaman ve çevreye ait olduğunu meydana çıkarmak da gerekir. Çünkü Türk Milleti aynı zamanda muhtelif cemiyetler halinde yaşadığı gibi, muhtelif dönemlerde sayısız medeniyet dairelerine de girmiştir. Ancak başlangıcından bugüne kadar ilmî bir surette inceledikten sonra Türklüğü hangi istikametlere doğru yürütmek ve ne gibi vasıtalarla yükseltmek gerektiğini anlayabiliriz.

Hazırlayan: Prof. Dr. Şaban Öz

SAMER