Bizde Tarih ve Tarihçiler Hakkında – Fuad Köprülü

Osmanlı Tarihi - Ottoman History

Memleketimizde asırlardan beri en çok rağbet gören ve önem verilen iki marifet kısmı hiç şüphe yok ki, şairlik ile tarihçiliktir. Yetiştirilmemizin, aldığımız genel eğitimimizin eski usûlü doğal olarak bunu gerektiriyordu: Az çok düzenli bir medrese tahsili gördükten sonra Sa’dî ile hafıza bağlı olanlar Fuzûlî yahut Nefî’yi taklit ederek gazeller, mesneviler yazmaya kalkışıyorlar; Vessâf, Hoca Sadeddîn yahut Veysî şivesinde tarihler, nesir-ler vücuda getiriyorlardı. Yeni bir benzetme için bütün bir kâinatı feda ede-cek, edebî bir anlatım adına tarihî hakikatleri hiç tereddütsüz kurban eyle-yecek o zümre arasında gerçekten seçkin bir şahsiyet, bir varlık gösteren doğal olarak çok nadirdir. Fakat zaman, o zarif, nüktedan, az çok bilgi sa-hibi çelebilerden fazla bir yetenek istemiyordu da çocukluklarını mahalle mektebinin nemli ve loş sınıflarında, garip bir eda ile Lügat-i Şahidî oku-makla geçiren o zavallı zekalar, sarayın yahut vüzera dairelerinin vakur ve coşkulu dîvânhanelerinde pekâlâ iyi bir kabul görüyorlardı.

Uzun asırlar, dünyanın her noktasında edebî bir tür olarak kabul edilen Tarih’in bizde ilmî bir anlayışa sahip olmamasından dolayı şikâyete hakkımız yoktur. Başlangıçta Ahmedî’nin İskendernâme’siyle, sonra Âşık Paşa-zâde ve Neşrî ile daha sonra ise vakanüvisler, şehnâmecîler, tezkirecilerle kötü bir edebiyat mahiyetini alan tarih eserleri, her şeyden daha az tarihî hâdiselerle ilgilenir; edebî sanat ve beyan kâideleri, kehanet, saltanatın şa-nına muhalif kayıtların gizlenmesi, kasîdecilik, güzel ve etkili dualar, kısa-cası tarihçi bütün bunlara dikkat eder, fakat kaynaklar, vesikalar, onların kıymeti, vakaların sıhhati, ne tarihçi tarafından ne de okuyucular tarafın-dan önemli görülürdü. Bu yüzdendir ki mesela Hoca Sadeddin, manzum tarihiylemeşhur olan Hadidî’den bahsederken, onun en büyük affe-dilmez kusuru olarak “Dilekşâh ta’bire kâdir olmadığını” söyler. Macar kay-naklarına başvurmaya muktedir olması itibariyle Peçevî’yi, doğuştan gelen yeteneğinden dolayı Nâima’yı, dönemin yenilenme ihtiyacından geri kal-madığı için Cevdet Paşa’yı kısmen istisna edecek olursak diğer tarihçileri-miz ve tarih eserlerimiz hakkında herhalde pekiyi bir hüküm verilemez ve neredeyse hemen hepsini cansız birer iskelet olarak kabul etmek zorunlu-luğu hâsıl olur.

Tarih hakkındaki eski telakkilerimizle tarihçilerimizi biraz incelemek için, herhalde uzunca bir cilt yazmak ve iyi bir çaba harcamak zaruri gibi-dir; hâlbuki bu satırlar böyle derin ve bilimsel bir eserin girişi olmak ama-cıyla yazılmıyor. Biz yalnız memleketimizde tarihin bugün nasıl bir şekil aldığını, tarihçilerimizin nasıl anlayışlarla yetiştirildiğini eleştirel ve genel bir bakışla incelemek istiyoruz. Tarafsız ve dıştan bir incelemenin ürünü olması itibariyle mütalâalarımız yanlış bile olsa tabiî olarak samimiyetle ve saldırı düşüncesinden tamamıyla uzak olacaktır.

Meşrutiyetin ilânından sonra, eski idarenin şiddetle yasakladığı tarihçi-lik merakı memlekette âdeta müfrit bir surette hüküm sürmeye başladı. Her gün yeni bir tarih eseri basılıyor, farklı kalemler tarafından bir ibadet aşk ve heyecanı içinde tercümeler yapılıyor, Siyasî Tarih, Şark Meselesi, İslâm Tarihi gibi isimlerle kitapçı vitrinlerinde sık sık rastlanıyordu. Otuz sene bütün medenî dünya ile bağlantısı kesilmiş bir memlekette hariçte geçen şeyleri öğrenmek maksadıyla gösterilen bu rağbet çok doğaldır. Asıl şaşıla-cak yönü, bu dönemde millî tarihimize ait ve “şahsî” hiçbir ilmî eserin çıkmamış olmasıdır. Memlekette tarihçi ve âlim yokluğunun en âşikar misal-lerinden birini de bu gösteriyordu.

En sonunda Osmanlı tarihinin öyle metruk ve kimsesiz kalması V. Mehmet Reşâd Hazretlerinin dikkatini çekti ve tarih ilimlerine vukufuyla bilinen Hakanımız, milletin şevk ve azimetiyle örtüşen bir Osmanlı tarihi hazırlanması için Vakanüvis  Abdurrahman Şeref Efendi Hazretlerinin başkanlığında uzmanlardan oluşan bir encümen teşkil edilmesini buyurdu-lar. Ahmet Tevhîd Bey, Ârif Bey, Necib Âsım Bey gibi cidden derin bilgi sahibi zatların da iştirak ettikleri bu encümen, o zamandan beri düzenli olarak çalışmakta ve iki ayda bir yeni vesikaları ihtiva eden önemli bir der-gi çıkarmaktadırlar. Mufassal bir Osmanlı tarihi yazmakla yeni birkaç vesi-kadan müteşekkil bir makale vücuda getirmek arasında haliyle çok fark olacak ki encümen henüz hiçbir şey ortaya koyamadı; yalnız geçenlerde, ellerindeki yazılı olan birinci cildin fihristini duyurmakla yetindiler. Bu fihrist hakkındaki mütalâamızı söylemeden evvel, tarih encümeninin ça-lışmalarını, bizim fikrimizce sonuçsuz bırakan noktaya işaret edelim.

Meseleyi doğal olarak içerden incelemeksizin dıştan öyle görünüyor ki, Tarih Encümeni üyeleri arasında Tarih algısı itibariyle hiçbir uygunluk yok-tur. Üyelerden bir kısmı gerçekten derin bilgi sahibi ve alanın uzmanı ol-makla beraber, “âlim” sıfatını karşılamaya layık değillerdir. Onlar, tarihî hâdiseleri yan yana sıralamakla, farklı nüshalardaki birbirine zıt anlatılara bir şekilde çözüm bulmakla tarih yazdıklarını zannetmektedirler. Hâlbuki bugünkü anlamıyla tarih kronolojik bir vakâyinâmeden tamamıyla farklı bir şeydir. Tarih felsefesi, tarih metodolojisi hakkında belirli bir fikre sahip olmayan bu saygıdeğer zatlar, nihayet bir tarihçiye vesikalar hazırlamak hizmetini yerine getirebilirler ki, bu da pek büyük bir hizmettir. Fakat bu şekilde vücuda getirilen bir eser, bilgi barındırır ancak bilimsel bir eser değildir.

Bugün için, değil önde gelen Batılı tarihçiler gibi, orta düzey bir tarihçi olabilmek için bile başka bir zihniyet, başka bir ilmî kabiliyet, başka bir geniş bakış sahibi olmak gerekmektedir. Encümen üyelerinin diğer büyük kısmı ise bu ilk zümre ile kıyaslanmayacak şekilde az malumatı ve ne acı-dır ki aynı zamanda da tarihin yeni telakkilerine karşı bir o kadar da lakayt ve habersizdirler. Derin bilgi sahibi olmakla herhangi bir Avrupa encüme-ninde dahi saygın bir yer edinebilecek Abdurrahman Şerefler, Halil Ed-hemler gibi şahsiyetlere öğrenci dahi olamayacak olan bu insanların encümendeki bulunma hikmetlerine herkes gibi biz de sadece şaşırmakta-yız! Encümen üyeleri arasında üçüncü bir kısım da mesela Ahmet Refik Bey gibi, tarihin basit bir masalcılıktan ibaret olmadığını anlayarak Batı tarihçilerinin usûllerini tatbik etmek isteyenlerdir. Birinciler mertebesinde derin bilgi sahibi ve alanın uzmanı olmaktan doğal olarak uzak bulunan bu kısım, âlim ve tarihçi sıfatlarını taşımaya diğerlerinden daha çok uygun bulunuyorlar. Mesela Refik Bey, Osmanlı tarihine dair neşrettiği ciltlerde, tarihe diğer çalışma arkadaşlarından daha az ciddi fakat görünürde daha ilmî ve terkibî bir tarzda yaklaştığını gösterdi. İşin hakikatinde de ilmî bir eser olmaktan ziyade tarihe vâkıf bir popülistin ürünü sayılmaya daha uy-gun olan o eserler, tarihçisinin ilmî kabiliyeti hakkında ancak bir ümit ver-me mesabesindedirler. Onları, halka bir tarih anlayışı kazandırmak gibi mütevazı gayesi ile neşrettiğini saklamayan genç tarihçi Refik Bey’den biz tamamen başka eserler bekliyoruz.

Tarih Encümeni hakkındaki bu fikrimizin, mevcut duruma uygun ol-duğunu tabi iddia edemeyiz; fakat encümenin yayınları, üyelerinin şahsi-yetleri haricinde böyle bir hüküm vermemize müsait bulunuyor. İşte bu kadar birbirinden farklı bir heyetten nasıl bir Osmanlı Tarihi beklenebile-ceğini artık okuyucular takdir etsin. Genel kütüphanelerin birinden herke-sin malumu olan matbu olmayan bir metni yeniden yazarak, aralarına da vakanüvis tarihlerinden bazı fıkralar karıştırmakla değerli bir tarih eseri vücuda getirdikleri zannına kapılanlar, Batı tarihçilerinin eserlerini hiç olmazsa fihristlerinden okusalar, Avrupa’daki çeşitli tarih encümenlerinin mecmualarında nasıl ve ne kıymette makaleler olduğunu görseler, kötü bir üslup ile Selânikî tarzında vekâyinâme yazmaktan sıkılırlardı. Eskiler tarihî vakaları tahrif ederken hiç olmazsa edebî bir üslupçuluk yaparak kabahat-lerini hafifletmeye çalışmışlardı; hâlbuki bugünkü tarihçiler anlayış şekille-ri itibariyle Hoca Sadeddîn Efendi’den daha ileri derecede bulunmadıkları halde yazı kudreti itibariyle ondan fersah fersah aşağıda bir seviyede bulunuyorlar. Tarih Encümeni, neşretmek istediği eserin birinci cildinin muhteviyatını gösteren fihristi meydana koymakla yukarıdan beri iddia ettiğimiz noktaları teyit etmiş oldu. Öncelikle anlaşıldı ki, Tarih Encümeni üyeleri bu alanın ilmî usûllerine karşı tamamıyla lakayttırlar; çünkü Türk edebiyat tarihi usûlü hakkındaki makalemizin ilk kısmında işaret edildiği üzere askerî ve siyasî hâdiselerden başka hiçbir hâdiseyi tarihin inceleme alanına dâhil etmiyorlar. Hâlbuki bugünkü tarih telakkisine göre; tarihçi, kaybolmuş medeniyetleri, zamanları, genel bir yaklaşımla, doğal hayat tarzıyla, tekil ve benzersiz vakaların önemini gerçek sınırlarına getirerek yaşatmak zorundadır. Binaenaleyh tarihçi geçmişin olaylarını nakletmek ve canlandırmak istediği toplumun ırk kökenini, yönetiminde bulunduğu çevre ve coğrafyasını, ortaya çıkmasında etkin olan unsurları, siyasî idare şeklini ve gücünü, aile ekonomisini, halkın yaşam ve kurumlarını, bu ku-rumların resmî kurumlar ile ilişkilerini, mülkî idaresini, ziraat, ticaret ve sanayisini, lisan ve edebiyatını, dinî ilimlerdeki gelişimini, komşu milletler-le maddî ve manevî ilişkilerinin derecesini açık bir şekilde göstermelidir. Eski tarihçilerimiz bu yönleri haliyle anlayamazlardı. Fakat Tarih Encüme-ni’nin programı ispat ediyor ki, bir sosyal oluşumun temel unsurlarını, iliş-kiler mekanizmasını görüp anlamamakta bugünkü tarihçilerimiz de onlar-dan farklı değiller! On dokuzuncu asra, tarih asrı diyebilecek kadar o anla-mını genişletmiş olanlar, Tarih Encümeni’nin onu bu derece sınırlamasına – eğer haberleri olsa– çok şaşırırlardı. Muhterem bir zatın pek güzel işaret etmiş olduğu veçhile, programda “Türk” kelimesini kullanmayacak kadar vakaların kökenlerinden gaflet etmiş olan enstitümüz, incelemeye aldığı hâdiseleri bile tamamıyla kökensiz bırakıyor. Kâtip Çelebi, Takvîmu’t-Tevârih’inde herhalde daha ilmî hareket etmiş, hele Cevdet Paşa yaklaşım tarzı itibariyle bugünkü tarihçilere  üstünlüğünü kesin bir şekilde or-taya koymuştur.

Mamafih bütün bu eleştirilerle beraber yine de itiraf etmeliyiz ki Tarih-i Osmanî Encümeni, özellikle de neşrettiği dergi ile araştırmacılara çok hizmet etmektedir. Maatteessüf bazen pek sıradan, pek kıymetsiz yazılar yanında o kadar kıymetli ve kaliteli eserlere rastlanıyor ki, onların yayın-lanmasına aracı olmak herhangi bir ilmî dergi için şereftir. Memleketimizde henüz hakiki âlimler yetişmediği bir gerçek iken, Tarih Encümeni’ni teşkil eden bazı ender ilim adamlarının kıymetini teslim etmemek kadir bilmez-liktir. Bu itibarla Ali Kemal Bey’in bu ilmî encümen hakkındaki saldırılarını çok aşırı bulduğumuzu da itiraf edelim. Yukarıda sıraladığımız bütün ku-surlarına rağmen, keşke Tarih Encümeni Mecmuası’na benzer birkaç mec-muamız daha olsa.

Memleketimizde tarih ile ilgilenenler yalnız Tarih Encümeni üyelerin-den ibaret değildir: Berveselî Tâhir Bey, Ali Emîrî Efendi, Fâik Reşâd Bey, Amasyalı Hüseyin Efendi gibi, derin bilgi sahibi olanlar arasına dâhil edi-lebilecek gerçek değerli zatlardan başka, burada Batı usûllerini uygulama-ya çalışmak isteyen ve zaman zaman bu tarih akımlarına karışan bazı genç-ler de vardır. Her makalesinde mutlaka bir tarih probleminden bahseden, edebiyat tarihi ve siyasî tarihten meseleleri tespit eden ve özellikle yedi-sekiz satırlık cümlelerle Tarih Encümeni’ni daima iğneleyen Ali Kemal Bey, o zümrenin reisi gibi görünüyor. Çoğunlukla Maarif Nezareti adına Avru-pa’ya tahsile giderek Sorbonne’da tarih ve coğrafya derslerine devam etmiş gençlerden ibaret olan bu zümre, sanırım bilhassa on dokuzuncu asır siyasî tarihine önem atfediyorlar. Ahmet Refik Bey’in eserlerini fazla şiirle dolu bulmalarına rağmen, Sinyabos Velanaplua’nın çok ince tarih usûlünü tercih etmeleri doğal olan bu genç zümre, henüz ortaya hiçbir şahsî eser koymadıkları için onlar hakkında herhangi bir görüş ileri sürmek tabiî olarak mümkün değildir. Yalnız bir temenni olarak şunu söyleyelim ki,  Ba-tı’nın en yüksek tarih kürsülerinden feyz almış, tarih usûlünü uygulamalı bir tarzda öğrenmiş olan bu güzide zümre, memlekette o usûlleri yayınla-maya ve yaygınlaştırmaya uğraşsınlar ve millî tarihimizi inceleyerek yalnız burada değil Batı bilim dünyasında da önemle karşılanacak bireysel çalış-malar ortaya koysunlar. Yoksa Batılı tarihçilerden menkul bir çağdaş tarih yazmak için böyle bir tahsil görmeye hiç gerek yoktu. Siyasî tarih kitapları-nın basit lisanını anlayacak kadar Fransızca bilen herkes bu şekilde ciltler meydana getirebilir.

Bir dönem Mekteb-i Mülkiye’de siyasî tarih kürsüsünde görevli olan ve bugün eski tarihçilere hücum edenlerin ilk safında bulanan Ali Kemal Bey, tarih usûlü hakkındaki bakış açılarını şimdiye kadar açık ve kati bir surette göstermedi. Yayınladığı Ricâl-i İhtilal, Nisvân-ı İhtilâl gibi eserler, orijinal eserler olmaktan çok birer toplama eser sayılacağı için Ali Kemal Bey’i on-larla muhakeme etmek herhalde doğru olmaz. Hâlbuki makalesiyle herke-se hücum eden ve bilhassa Tarih Encümeni’ne ve onun muhterem başkanı-na o kadar şiddetle muarız olan bir adamın, oldukça önemli sayıda bir ça-lışma ile meydana çıkması, hiç olmazsa tarih ve onun usûlü hakkındaki bakış açılarını ortaya koyması gerekirdi. Ali Kemal Bey’den halen böyle bir hizmet bekliyoruz; aksi takdirde tarihin eski tarz telakkisi aleyhindeki hü-cumları faydalı bir sonuç vermeyecek ve yalnız olumsuz bir mahiyet ala-caktır. Türk edebiyatı hakkında açık ve kesin telakkilere sahip olmadığı değişik makalelerinden net bir şekilde anlaşılan İki Hemşire müellifinin, Râgıb Paşa, Yahya, Avni Bey gibi eski üstatlar hakkındaki makalelerine gelince, Naci Efendi’nin Osmanlı Şairleri’nden pek farklı olmayan o yüzey-sel yazılara bir ilmî mahiyet atfedilmesini haliyle kendisi de arzu etmez; yalnız ilmî usûllere o kadar ehemmiyet verdiğini şiddetli tenkit yazıları ile ispat eden Ali Kemal Bey’den eski şairler tezkeresini hatırlatan bu gibi eser-ler beklemiyorduk.

Bugünkü tarihçilerimizin mensup oldukları zümreleri belirledikten sonra, şahsî düşünceleri ve geniş malumatlarıyla o zümrelerden tamamıyla ayrı bir yer edinmiş olan iki Türk tarihçisini; Ahmet Ağayef Bey’le Akçura-oğlu Yusuf Bey’i unutmamak gerekir. Dâru’l-Fünûn’da Târih-i Umumî ve Türk Medeniyeti kürsülerinde yer alan Ahmet Bey, Then ve Renan gibi iki tarih üstadının konferanslarını dinlemiş olması hasebiyle doğal olarak eski masalcılık üslubunun en şiddetli ve kuvvetli karşıtlarından biridir; İngiliz, Fransız, Rus, Fars ve Türk kaynaklarına müracaat ederek telif etmeye çalış-tığı Türk Medeniyet Tarihi herhalde tarihimizin en özel ve kıymetli eserle-rinden biri olacaktır. Dikkate şayan bir derinlik ve kesin bir zekâ sahibi olan Yusuf Bey’e gelince, Paris Siyasî İlimler Fakültesi’nde eğitim görerek tarih usûllerine vakıf olduktan sonra Osmanlı kurumları tarihine dair ta-mamıyla özel bir eser vücuda getiren bu Türk düşünürü, Medresetü’l-Vâizîn’de ve Dâru’l-Fünûn’daki eğitim faaliyetleri ile ilmî usûllerin yaygın-laşmasına başarıyla çalışmaktadır. Millî tarihimize dair en özel ve en kıy-metli eserleri Yusuf Bey’den beklemekte haklıyız; çünkü genç tarihçilerimiz arasında yeni usûlleri yalnız tavsiye ile yetinmeyerek meydana bir de nu-mune koyan yalnız o oldu.

İşte bu sınırlı hülasadan da açık bir surette anlaşılıyor ki bütün mede-niyet unsurları ve düşüncemizde olduğu gibi, bu ilim dalında da yavaş yavaş yeni fikirler yaygınlaşmaktadır. İlmî temayüller her tarafta kendisini göstermektedir. Artık Dâru’l-Fünûn kürsülerinde de kendisine yer bulmuş olan yeni fikirler oradan her tarafa yayılacak ve memlekete yeni bir fikrî uyanış ve ilmin tohumlarını neşredecektir. Şahsî temennim; bugünün genç ve çalışkan tarihçilerinin sadece taklit ve tercüme ile iktifa etmeyerek şahsî orijinal eserler meydana koymaya çalışmaları ve eserlerinin Batı ilim dün-yasında da layık olduğu önemi elde edebilmesidir.

Osmanlı edebiyat tarihine dair derin bilgisi ile bilinen Fâik Reşâd Bey, Osmanlı Dâru’l-Fünûn’daki konferanslarını bir araya toplayarak  üç cilt halinde düzenlediği eserinin birinci cildini sonunda neşretti. Konunu kıymetini bilen yazarlar, şöhreti ve bu ilime ait konumu dolayısı ile Fâik Reşâd Bey’in bu iki eserine cidden kıymet vermektedirler. Bu kadar önemli ve türünde tek bir kitabı incelememek ve tahlil etmemek, memleketimizde-ki fikrî gelişmeleri takip edenler için âdeta bir kusur sayılabilir. Kitabın geri kalan kısımları henüz meydanda olmadığı için eserin geneli hakkında bir mütalâa ileri sürmek haliyle mümkün olamaz, fakat muharririn edebî ince-lemelerde takip ettiği usûl, Osmanlı edebiyatı hakkındaki bakış açıları, edebî gelişmemizin umumî hatları hakkındaki mülahazaları, yazım tarzı, edebiyat devirlerini taksim konusundaki görüşleri bu ilk ciltten tamamıyla anlaşılıyor. Bu meseleleri ayrı ayrı tahlil ve tenkit etmek makalemizin ko-nusu dışında olduğu için yalnız genel noktalar hakkında görüşlerimizi zik-rederek ayrıntılara girmemek durumundayız.

Yirmi beş formadan ibaret olan ve Nefî’ye kadar bütün Osmanlı şairle-rini ihtiva eden bu birinci ciltte, yazar ana konusuna girmeden önce üç bu-çuk dört formalık bir girişi nasıl bir esasa uyarak yapıldığını anlayamadı-ğım tuhaf bir ilim ve fen tarifine ayırdıktan sonra, edebiyat tarihini bir fen olarak kabul ve bu fennin tanımını, konusunu, amacını, Kemalzâde Ekrem Bey’in görüşlerine dayanarak sunuyor. Daha sonra, hiç gereği olmadığı halde edebiyat mefhumunu anlatmak amacıyla merhum Naci’nin meşhur “Nazm ve Nesir” makalesini kaydediyor. Güzel sanatların bu kadar gelişmiş bir zamanında edebiyatı, Demdeme müellifinin ilmî bakış açısıyla izah et-mek özellikle Dâru’l-Fünûn kürsüsündeki birinin yapması, insanı doğal olarak şaşırtıyor. Daha sonra yine Ali Ekrem Bey’e dayanarak Osmanlı edebiyatının ilk safhaları ve Osmanlıların iskân ettiği bölgelere göçü esna-sında millî bir edebiyat getirip getirmediklerini ele alıyor. Fâik Reşâd Bey’in bütün düzeltme ve tashihlerine rağmen, bu konuların [193] Osmanlı edebiyatının kaynakları hakkında asla ileri sürülemeyecek görüşler çerçe-vesinde yazıldığı basitlik ve hatalarından kolayca anlaşılmaktadır. Fâik Reşâd Bey’in bu noktalarda Ali Ekrem Bey’in bakış açılarına değinmeden onları dikkate alması hiç şüphesiz daha faydalı olurdu. Mamafih fikirlerinin muhafazakâr mahiyetine rağmen Fâik Reşâd Bey, selefinden daha dü-rüst ve daha ilmî hareket etmiş, lisanın kaynak ve mahiyeti hakkında ne kadar eksik ve yetersiz olursa olsun merhum Ahmet Vefîk Paşa’nın bazı tespitlerini nakletmek himmetinde bulunmuştur.

Girişte bütün bunlardan başka eski nazm şekilleri ve millî vezin hak-kında mensur eserlere dair birtakım faydalı bilgiler tabi çok muhtasar ve eksik bir şekilde diğeriyle münasebet ve irtibatları hiç düşünmeksizin kay-dedilmiştir. Eserin, öğrencilere verilen notların bir araya toplanması sure-tiyle vücuda getirildiği düşünülecek olursa, yazarın bu konudaki mazereti kabul edilmelidir. Şimdiye kadar bir araya getirmeye hiç çalışılmamış bu kadar zor ve ağır bir konuyu pek kısa bir zaman içerisinde yetiştirerek bir kitap vermek mecburiyeti olmasaydı, Fâik Reşâd Bey’den daha düşünüle-rek yazılmış, daha derli toplu ve muntazam bir eser beklemeye hakkımız olurdu. Parmak hesabıyla yazılmış eserleri hezeyan saymak suretiyle ya-zılmamış edebiyatın önemini hiç itibara almayan Fâik Reşâd Bey, şiirimizin ilk gelişim safhaları hakkında neredeyse hiç malumat vermiyor. Hâlbuki şair tezkireleri usûlüne uyarak her şahsın hayat ve eserleri hakkında birbi-riyle alaka ve irtibatı olmayan birtakım bilgiler sunulacağına edebî türlerin doğuş ve gelişimi, Türk dil ve edebiyatının kaynak ve mahiyeti, edebî dö-nemlerin sınır ve genel özellikleri, büyük şahsiyetlerin karakteristik özellik-leri hakkında bilgiler verilse idi, okuyucuların zihinlerinde daha açık bir örneklik uyandırmak mümkün olurdu.

Tabi ki Türk edebiyatını Osmanlı edebiyatı manzumesinden ibaret zanneden Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye müellifinin en tartışılması gereken mülahazalarından biri de Osmanlı edebiyatını on iki  kısma ayırmış olmasıdır. Âşık Paşa, Şeyhî, Ahmet Paşa, Necâtî, Zâtî, Bâkî, Nefî, Nâbî, Ne-dim, Râgıb Paşa, Şeyh Gâlib, Şinâsî Devirleri adıyla birbirinden ayrılan bu devirlerin ne gibi mülahazalara istinaden taksim edildiğini, Tarih-i Osmanî müellifi Şâkir Paşa eserinin Osmanlı medeniyetinden bahsettiği ikinci cil-dinde son derece haklı olarak soruyor ve bu taksimi uygun görmüyordu.

Biz de bu görüşe katılmaktayız. Şeyh Gâlib hakkında daha önceden Servet-i Fünûn’da yayınlanan eserimizin ilgili bölümünde ayrıntılı bir şekilde izah edildiği üzere edebî devirlerin taksiminde indî mülâhazalarla değil ilmî kabullere dayanılmalıdır. Fâik Reşâd Bey taksimâtının ne gibi sebeplere dayandığını izah etmediği için bunları eğitim açısından kolaylaştırma ama-cıyla yapılmış şahsî bir taksim saymak durumundayız.

Yunus Emre, Kâdı Burhaneddîn, Kemâl Emîr gibi son derece dikkat çekici birtakım şahsiyetleri ihmal eden, halk edebiyatını, tasavvufun tesiri-ni, İran etkisi gibi fikirleri hiç düşünmeyen edebiyat tarihi müellifi, her sa-natkar hakkındaki mevcut bilgileri cidden uygun bir şekilde toplamasına ve hulasa etmesine rağmen, edebiyat tarihinin ilmî usûllerine önem ver-mediği için eseri, şairler biyografisinden ibaret kalmıştır. Mamafih kronolo-jik bir silsile takip ederek vücuda getirilmiş olan bu biyografi kitabı, mem-leketimizde şimdiye kadar misli görülmemiş bir derinlikte yazıldığı için çok önemli ve kıymetlidir. Edebiyat tarihimiz hakkında incelemeler yap-mak isteyenler bu esere ihtiyaçlarını ifade etmekten geri duramazlar. Sahte bilginlerin zahiren ilmî bir cila ile süslenen fakat gerçekte çok eksik ve yan-lış eserlerine, Fâik Reşâd Bey gibi araştırmalarıyla bilinen bir üstadın bu tarzdaki bir eseri tartışmasız tercih olunur.

Zaman her şeyde etkisini gösteren kuvvetli bir unsurdur. Târih-i Edebi-yat-ı Osmaniye’nin sayın müellifinin fikrî çevresinin etkisinden doğal olarak kurtulamayacağı cihetle mesela ondan Lanson’un, Alfred ve Moris Karve-ze’nin, Gaston Paris’in eserleri gibi ilmî usûller tatbik edilerek yazılmış bir ilmî eser beklemek mümkün değildir. Dolayısıyla edebiyat tarihinin kıymetini daha seneler önce takdir ederek hayatının büyük bir kısmını bu konuda çalışmalara hasreden Fâik Reşâd Bey’i, bugünün gençleri yalnız takdir ve saygı ile yetinmemeli, onu kendilerine bir çalışma modeli kabul etmelidirler. Çağın ilmî gelişmelerine uygun bir Türk Edebiyatı Tarihi ancak o zaman meydana getirilebilir.

Hazırlayan: Prof. Dr. Şaban Öz

SAMER