Dinde reform gerekli mi? İslam’da reform ihtiyacı var mı? Dinde yenilik yapmak gerekiyor mu? Dini yeniden yorumlamak nedir?

dindar imam hatip medrese islami ilimler

Bilindiği gibi reform; yeniden biçimlendirme, bir şeye yeniden şekil verme ve düzeltme gibi anlamlara gelmektedir. Ancak İslam’da reforma ihtiyaç duymak için İslam’ın yeniden şekil almaya ihtiyaç duyacak biçimde bozulmuş olması gerekir. Oysa bozulan İslam değil Müslümanlardır; sahip oldukları din anlayışlarıdır. Dolayısıyla dinin kendisinde değil, Müslümanların din anlayışında reform yapmak gerekir. Din konusunda yapılacak şey her türlü insani yorum ve anlayışlardan sıyırarak dini özüne döndürmektir. Bunun için de Kuran’ı ölçü almak gerekir.

Dinde değişme olmaz. Dinde değişme olması için Allah’tan yeni bir vahiy gelmesi gerekir. Böyle bir şey de söz konusu edilemeyeceğine göre yani Kuran, Allah’ın insanlara son hitabı olduğuna göre din, kıyamete kadar değişmeyecektir.

Dinde değişmez olan tek şey Allah’ın vahyi ve vahyin beraberinde getirmiş olduğu hükümlerdir. Dini anlayış ve yorumlar zamanla değişebilir ki zaten çağa uygun olarak değişmelidir. Çünkü zaten dini anlayış ve yorumlar dinin kendisi değil; insanların anlayış ve kabulleridir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak ve aralarını son derece net ve belirgin bir şekilde ayırmak gerekir.

Din tektir. Ancak din anlayışları ve yorumları farklı olabilmektedir. Bunun temel nedenleri ırksal, tarihsel, kültürel, geleneksel ve coğrafi açılardan insanların farklı kabul ve tutumlara sahip olmalarıdır.

Her kültür bir şekilde gelenek, örf ve adetlerini dini kimlik altında sürdürmeye çalışmıştır. Peygamberimizden sonra ona ait olduğu iddia edilen öyle çok rivayet üretilmiş ve bu rivayetler o kadar çok kitaba girmişlerdir ki herkes kendi görüş ve kabulünü desteklemek için doğrudan ya da dolaylı olarak bir şekilde bir rivayet bulabilmiştir. Ancak Kuran’ın bütünselliğinde herkes kafasına göre bir ayeti seçerek kendi görüsüne delil olarak sunamaz. Çünkü konu ile ilgili tüm ayetlerin ortaya koydukları gerçeğe bakmak gerekir. Oysa rivayetler için bütüncül yaklaşmak ya da tutarlı olmak söz konusu değildir.

Peygamberimiz ve onunla birlikte inanan birçok sahabe için dinin tek kaynağı Kuran iken zamanla dinin kaynağı noktasında farklı kabuller ortaya çıkmış ve Kuran’ın dini konulardaki tek otorite oluşundan sapılmıştır.

Rivayet kültürünün oluşması, yaygınlaşması ve dinin aslının önüne geçmesi ile her grubun Allah’ın ne dediğine bakmaktan çok kendi inanç ve kabullerini Allah’a ya da resulüne isnat etme çabası ortaya çıkmıştır.

Mezheplerin ortaya çıkışından sonra zamanla mezhepler din olarak algılanmaya başlamış, her mezhep kendi görüşüne uygun bulduğu ayet ve rivayetleri kullanmaya başlamıştır.

Kuran’daki en temel birleştirici ve kuşatıcı ilkeler büyük oranda terk edilmiş din, anlam ve amacının dışına çıkartılarak özünden uzaklaştırılmıştır.

Peki, bu şekilde bir din anlayışı neden bu kadar yaygınlık kazanmıştır? Çünkü bugün de olduğu gibi geçmişte de insanların çoğunluğu dini gerektiği gibi bilip araştırmış değildir. Aynı şekilde başkalarından duyup öğrendikleri ile yetinme ve çoğunluğun anlayışını esas alma hatasına düşmüşlerdir.

Şayet böyle olmasaydı tarihte en erken dönemlerden itibaren İslam toplum ve yönetimlerinde adalet, ehliyet, istişare, merhamet kaybolmaz, iktidar ve dünya hırsı, adam kayırma, zulüm ve merhametsizlik yaygınlık kazanmaz, servet biriktirme sevdası, dini ilkelerin önüne geçemezdi. Adaletin kendinden olmayana da uygulandığında adalet olabileceği gerçeğinin göz ardı edilmesiyle kendinden olanın menfaatine yönelik bir adalet anlayışı ortaya çıkmazdı.

İktidar mücadeleleri ve dinin siyasete alet edilmesi, Emeviler döneminden başlayan ve Abbasiler ile devam eden siyasi baskılar ve yönetime ve yanlış dini hükümlere karşı eleştirel tavrın otoriteye başkaldırı olarak görülerek karşı çıkanların ve farklı düşünenlerin baskı ve eziyete uğratılması kimi zaman da öldürülmeleri sebebiyle ümmet ve kardeşlik ruhu büyük oranda devre dışı kalmıştır.

Saygı, sevgi, anlayış ve farklılıklara açık olma anlayışından sapılmış, tekfir edici, sert, kışkırtıcı ve hedef gösterici söylemler yükselişe geçmiş, kendisi gibi düşünmeyenlerin din dışı sayılması ve gerektiğinde katledilmeleri meşru sayılmıştır.

Özellikle Yunan, Hint ve İran kökenli felsefi tasavvuf/mistisizm anlayışlarının İslam’ın içine girmesi ile İslam anlayışında paradigma değişimi yasanmış, akıl, düşünce özgürlüğü, bilgi, felsefe ve bilim önem ve değerini yitirmeye ve aklı hor gören ve bir anlamda ruhbanlığı öven pasif anlayışlar yaygınlaşmaya başlamıştır.

Bildiğiniz gibi Hıristiyanlık içinde, önemli bir kırılma noktası sayılabilecek şekilde bir reform hareketi gerçekleşmişti. Çünkü Hıristiyanlığın buna ciddi anlamda ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacın en büyük nedeni ise Hz. İsa’nın beraberinde getirmiş olduğu İncil vahyinin geldiği şekli ile ellerinde bulunmamasıydı. Hıristiyanlık Hz. İsa’nın getirmiş olduğundan olabildiğince uzaklaşarak farklı inanç ve kültürlerin de etkisiyle, özellikle din adamları ve Kilise’nin otoritesi altında tanınmaz bir hale gelmişti.

Kısacası Hıristiyanlık, din adamları ve Kilise’nin etkisi ile insan aklı ve yaratılışı açısından uygun olmayan ve Tanrıinsan ilişkisi açısından da kabul edilemeyecek, gizemli, sırlı ve mistik bir öğreti haline getirilmişti.

Müslümanlar olarak benzer süreçleri yaşamış olduğumuz bir gerçek olmakla birlikte lehimize olan en büyük güvence Peygamberimizin beraberinde getirmiş olduğu şekli ile Kuran mesajının hiçbir insani müdahaleye maruz kalmadan korunarak günümüze kadar gelebilmiş olmasıdır. Demek ki İslam için reforma değil İslam’ı özünden yani biricik kaynağı olan Kuran’dan okumaya yani Kuran’a dönmeye ihtiyaç vardır. Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed, peygamberliği sonrasında tüm hayatını Allah’ın vahyi olan Kuran’a adamış ve insanları ilahi mesaj ile buluşturmak noktasında gereken her türlü çabayı en güzel şekilde ortaya koymuştur. Müslümanlara düşen ise bu çabaya ortak olmak yani peygamberinin izinden giderek Kuran’a dönmektir.

Şimdi, Kuran’a dönmek ne demek? Müslümanlar zaten Kuran’a inanmıyor mu? Zaten Kuran’a uygun bir hayat yaşamıyorlar mı? türünden sorular gelebilir akla. Evet, Müslümanlar Kuran’a inanıyorlar ama maalesef ki Kuran’a uygun bir hayat yaşamıyorlar. Şayet yaşamış olsalardı emin olun bugün İslam dünyası bu perişanlık ve her anlamda geri kalmışlık içinde olmazdı.

Dini konuda gerekli olan ve ihtiyaç duyduğumuz her türlü sorunun cevabı Kuran’da vardır. Kuran ayetleri Peygamberimize de onunla birlikte inananlara da Müslüman olmak ve gerektiği gibi İslam’a uygun yaşayıp davranmak için yeterli gelmiştir. Ancak İslam’ın çok hızlı bir şekilde yayılmaya başlaması, birçok farklı inanç ve kültürle buluşması, zamanla bu inanç ve kültürler ile karışması, önceki kitap mensuplarının İslam’a girerken beraberlerinde getirmiş oldukları eski inançlarını İslamlaştırmaları, iktidar mücadeleleri ve hilafet anlaşmazlıkları, rivayet kültürünün yaygınlık kazanması, peygamberimiz adına hadis üretimine geçilmesi, Kuran’a uygun olmayan birçok inanç ve kabulün İslam’ın içine sızması, özellikle eski Yunan, Hint ve İran kültürlerinden gelen mistik öğretilerin, en temel değerleri sarsacak şekilde etkide bulunması.

İslam dünyasındaki farklı dini görüşlerin hangi nedenlere dayandığı mutlaka düşünülmelidir. Şüphesiz bu konunun çok çeşitli nedenleri vardır. Müslümanlar olarak sonuçları tartışıp durmaktan bu sonuçları doğuran nedenlere bir türlü inemiyor ve bu yüzden en temel sorunlara yönelik kalıcı ve etkili çözümler üretemiyoruz.

Şimdi her yaştan insan ama özellikle 1418 yaş aralığındaki gençler ağırlıklı olarak internetten bilgi ediniyorlar. TV’yi bile internet üzerinden izliyorlar. Youtube gibi siteler üzerinden her türlü video ve açıklama ile karşılaşabiliyorlar. Bu tür fetvalar en çok gençleri olumsuz yönde etkiliyor. Önceden de bu insanlar kendi grupları ve toplantıları içinde kendi takipçilerine benzer açıklamalar yapıyorlardı ama bu, o toplantıdaki insanları duyacağı bir şey oluyordu. Şimdi ise öyle değil. Artık insanlar kameranın karşısına geçip Kuran’a uygun olmayan fetvalar verebiliyor ya da din anlayışını dinin kendisi gibi sunabiliyor.

Akla ve vahye uygun olmayan dini görüşler, haliyle gençlerin dinden uzaklaşmalarına sebep olabiliyor. Özellikle lise seviyesinde ki ortaokullara kadar indiği görülebiliyor dine ve İslami değerlere karşı ciddi bir küskünlük ve uzaklaşma gözlemlenebiliyor. Maalesef bazı kişi ve gruplar dini sunum ve iddialarını Kuran dışı kaynaklara dayalı, insanlar tarafından üretilmiş bilgilerle ortaya koyuyorlar. Şüphesiz özellikle gençlerin dine mesafeli olmalarının tek sebebi din adına uydurulan şeyler değil. Ancak bu durumun son derece önemli ve belirleyici bir etkisi olduğunu bilmek gerekir.

Bir gerçeği akıldan çıkarmamak gerekir; dinin sahibi Allah’tır. Kimse din adına sahiplik iddiasında bulunamaz. Allah adına konuşamaz. Allah’ın kitabı olan Kuran’dan delil getiremediği bir görüşü din olarak insanlara sunamaz. Bu yüzden Müslümanların uyanık olması ve herkesin dinini en doğru şekilde öğrenmesi gerekir. Çünkü sorunların temelinde, insanlara din olarak anlatılan şeyleri, Allah tarafından gönderilen ve Peygamberimiz tarafından en güzel şekilde yaşanan dinden ayırt edecek doğru bilgiye sahip olunmaması yatmaktadır.

Müslümanlar Kuran’dan gerektiği gibi haberdar değiller. Kuran’da hiç olmayan bir şeyi ayet haline getirip insanlara söyleseniz Kuran’da böyle bir ayet yok şeklinde itirazda bulunabilecek halk arasında kaç insan var? Bu boşluğu ve bilgisizliği fırsata çevirerek kendi heva ve arzularına uygun, akıldan, düşünceden, bilgi ve bilimden uzak, uydurmalar, hurafe, menkıbe ve masallar ile dolu bir dini, insanlara İslam diye pazarlıyorlar.

Bu tür bir din anlayışı Kuran dışı geleneksel kaynaklara dayanmakta. Sonuçlar konuşulduğu kadar bu kaynaklarla yüzleşerek nedenlere de inilmesi, Kuran’a ve Peygamberimizin örnekliğine uygun olmayan bilgi ve iddiaların din olmadığı, kültür, örf, adet ve gelenek olduğunun söylenmesi gerekiyor.

Şüphesiz dinin kültür ve gelenek kısmı bir realite. Dolayısıyla toptan bir gelenek ve kültür reddi yerine dinden olan ve olmayanı birbirinden ayırmak gerekir. Bu yüzden çeşitli tarikat ve cemaatler aklınızı kullanmamanızı ve koşulsuz bir itaat ile kendilerine teslim olmanızı istiyorlar sizden. İslam insanı erdemli ve sorumluluk sahibi bir birey kılmak için vardır. Akıl Allah’ın en büyük ayetidir. Bazı çevreler akla düşmanlık etmektedir. Sadece akla değil; bilgiye, ilme, bilime de düşmanlık ediyorlar.

Bu gruplar İlahiyat Fakülteleri’ne ve Diyanet’e de düşmanlık ediyorlar. İlahiyat Fakülteleri’nin kapatılmasını, Diyanetin de kendi din anlayışlarına uygun hale gelmesini istiyor ve bunun için her türlü çirkin yola başvurmaktan geri kalmıyorlar. İlahiyat hocalarını hedef gösteriyor, susturmaya çalışıyorlar. İstiyorlar ki akıl kullanılmasın, ilim olmasın, bilim ve bilgi üretilmesin sadece bir gruba bağlanılsın ve o grupla birlikte ahirette cennete toplu halde giriş yapılsın. Dini bilginin edinilme yolu cemaat ve tarikatların kontrolüne geçtiği gün dine de Müslümanlara da yapılabilecek en büyük kötülük yapılmış anlamına gelecektir. İlahiyat Fakülteleri ve Diyanet, halkın doğru dini ve ilmi bilgilerle buluşmasında son derece önemli kurumlardır. Ancak bu kurumların da Kuran, akıl, bilim ve bilgi merkezli bir anlayışla yeniden yapılandırılmaları ve bu anlayışla yetişmiş insanların toplumu doğru bilgilendirmelerinin sağlanması gerekir. Modern çağın beraberinde getirdiği yeni soru ve sorunlara cevap verebilecek ve özellikle gençlerin inançsızlığa kaymalarına engel olabilecek bir yapılanmaya gidilmesi gerek. Aksi halde toplum içinde her yaştan insanda, İslam inancına karşı önyargılı ve mesafeli duruş artarak devam edecektir.