amerika gazete oku en yeni haberler teknoloji haberleri

İnkarcı akımlar neler? Allahı ve dini inkar eden düşünce ve ideolojiler neler? Dini yok sayan felsefi fikirler neler?

Materyalizm

“Kâinatı kim yaratmıştır?” sorusuna verilen cevaplardan biri müspet, diğeri menfîdir. Olumlu cevap, “Kâinatı Allah yaratmıştır.” tarzında olandır. Olumsuz cevap ise, “Kâinat yaratılmamıştır.” veya “Kâinatın yaratıcısı yoktur.” şeklinde ifade edilebilir. Bu görüşü benimseyenlere göre kâinat veya tabiatın oluşumu da işleyişi de maddenin kendisiyle gerçekleşmiştir. Bu sebeple söz konusu düşünce tarzına “tabiatçılık” veya “maddecilik” (materyalizm) denilmiştir.

Materyalizmin kökü milâttan önce V. yüzyıla kadar uzanır. Materyalizm, milâttan sonra XVIII. yüzyıla kadar zayıf bir akım olarak varlığını sürdürmüş, son asırların Avrupa’sında yeniden taraftar ve güç kazanarak “tarihî materyalizm, Darvinizm, pozitivizm” şeklinde yayılma imkânı bulmuştur. Aralarında bazı farklar bulunmakla birlikte bu akımların hepsi materyalisttir, inkârcıdır.

Materyalizme göre madde ezelîdir yani onun varlığının bir başlangıcı yoktur. Şu halde yaratılmamıştır. Tabiat, maddeyi teşkil eden en küçük parçaların (atom) kendiliğinden olan hareketleriyle oluşmuştur (atomların mekanik hareketi). Bu oluşma sürer gider. Tabiatın ne meydana gelişinde ne de işleyişinde maddenin dışında onu etkileyen herhangi bir varlık, madde ötesi bir yaratıcı mevcut değildir. Başka bir deyişle Allah yoktur.

Maddenin dışında bir kuvvet, bir yaratıcı, bir idareci kabul etmeyen materyalistlere sormak lâzım: Cansız olan madde, kâinatta hayatı nasıl meydana getirmiştir? İnsan, hayvan ve bitkilerde görülen milyonlarca hayat faaliyetinin kaynağı nedir? Şu anda ben bu soruyu sorarken oturduğum sandalye, üzerinde yazı yazdığım masa, yakın çevremdeki eşya, dışarıda seyrettiğim dağ, taş, hep cansız, hareketsiz. Bense canlıyım, istediğim gibi hareket ediyorum. Şuursuz, cansız maddeye göre onlardan farkım neydi ki ben canlı olduğum halde onlar cansız ve hareketsizdir. Daha önemlisi, ben akla, zekâya, hâfızaya, hayal gücüne sahibim, benim dışımdaki bütün varlıklar, canlı cansız her şey bunlardan yoksundur. Beni ve dolayısıyla bütün kâinatı yaratan, sonsuz bir hayatla diri, nihayetsiz ilim, kudret ve hikmet sahibi bir varlık yoksa bana bu hayatı, bu idraki ve bu zekâyı veren kimdir? Hayattan, idrakten ve zekâdan yoksun madde mi?

İlim ilerledikçe insanoğlu tabiatı daha iyi anlamakta, onun kuruluş ve işleyişini daha iyi inceleyip kavramaktadır. Tabiatta görülen bunca değişiklik ve hareketliliğe rağmen onun işleyişini sağlayan kanunlar hiç aksamamakta, değişmemektedir. Biz insanlar bu kanunlara güvenerek denizlerde seyretmekte, havada uçmaktayız. Şuursuz madde bunca değişikliğin yanında bu âhengi, bu sağlamlığı, bu fevkalâdeliği nasıl sağlamaktadır?

“Şüphe yok ki Allah, gökleri ve yeri parçalanıp yok olmaktan koruyan ve aynı nizam içinde tutandır. Şayet onların düzeni bozulacak olsa, andolsun ki kendisinden başka birinin âhenklerini sağlamasına imkân yoktur.”

Materyalistler maddeyi kâinat yapısının temel malzemesi, yapı taşı kabul etmişlerdir. “Zerreden galaksiye kadar her şey, canlı cansız bütün varlıklar, maddenin asla değişmeyen en küçük parçalarından (atom) oluşur.” diye düşünmüşlerdir. Halbuki çağımızda atom parçalanmıştır. Değişmez, yok olmaz zannedilen, varlığı için bir başlangıç tasavvur edilmeyen, yaratıcı kuvvet (Tanrı) yerine konulan maddenin, bugün, enerjiden ibaret olduğu anlaşılmıştır. Atom çekirdeğindeki pozitif, negatif ve nötr elektrik enerjileri ancak birbirine bağlı olarak vardır ve bir değere sahiptir. Şu halde mutlak, değişmez, temel sayılabilecek bir cevher, maddeye ait bir asıl ve bir öz mevcut değildir. Bugünkü ilmî ilerleyiş karşısında materyalizm iflâs etmiştir.

Darwinizm

Evrim teorisi (tekâmül nazariyesi) diye de anılan ve İngiliz biyoloji bilgini Charles Robert Darwin (1809-1882) tarafından geliştirilen bu görüş de evrenin yaratılışını meçhule bırakmış, başka bir deyişle maddenin yaratılmamış olduğuna inanmış materyalist bir akımdır. Söz konusu görüşün taraftarlarına göre tabiata hâkim olan, ona yön ve şekil veren yüce bir varlık yoktur. Bitki, hayvan ve insan… Bütün canlıların yapılarında gördüğümüz olağanüstü durumlar, hayatlarını sürdürmek, fonksiyonlarını yerine getirmek ve türlerini yaşatabilmek için sahip oldukları kabiliyetler, maharetler ve organlar, ilim, hikmet ve kudret sahibi (şuurlu) bir yaratıcı tarafından programlanmış ve yaratılmış değildir. Bu özellikler, canlılarla içinde yaşadıkları çevreden gelen çeşitli tesirler arasında uzun zaman içinde süregelen bir mücadele sonunda kendiliğinden meydana gelmiştir. Böylece canlılar dünyası, asırlar boyu, bir evrim (tekâmül) görür, gittikçe daha mükemmel hâle gelir.

Netice itibariyle Darvwinciler de maddeyi yine madde ile izah etmekte ve madde ötesi bir varlığın, yani Allah’ın mevcudiyetine lüzum görmemektedir.

Evrim taraftarları çeşitli belgeler (fosiller) bulmak, deneyler yürütmek suretiyle teorilerini ilmîleştirmeye çalışmışlardır. Bu alandaki gayretler günümüzde de sürdürülmektedir. Hatta bu akım ideolojik bir özellik kazanmış, uğrunda propagandalar ve sahtekârlıklar bile yapılmıştır. Ne var ki birçok emek harcayarak yapılan kazılar sonunda elde edilen vesikalar (toprak tabakalarında gömülü hayvan ve bitki kalıntıları, fosiller) konuya açıklık getirememiş, aksine sürdürülen deneyler, elde edilen ilmî neticeler teorinin çürüklüğünü ortaya koymuştur. Artık kâinatın bir yaratıcı ve düzenleyicisinin bulunduğu, gerçeği gören gözler ve düşünen kafalar için inkâr edilmez bir açıklığa kavuşmuştur.

Evrim görüşünün inançla ilgili kısmı, bugün, inkârcı, art niyetli ve istismarcı grupların aleti olmaktan öte bir değer taşımamaktadır.

Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde gökleri ve yeri, yani kâinatı ve onu teşkil eden insan, hayvan, bitki vesaireyi bizzat Allah Teâlâ’nın yarattığı beyan edilmektedir. Her namazda okuduğumuz ve günde kırk defa tekrar ettiğimiz Fâtiha sûresinin ilk âyeti evrim teorisini reddetmektedir. Allah’ın isimlerinden olan rab, Kur’an’da 965 defa geçmektedir. Bunun 62’si, “Âlemlerin rabbi, göklerin ve yerin rabbi, her şeyin rabbi” gibi bütün varlıkları kapsayan mânalar ifade eden terkipler halindedir. Rab kavramı kök itibariyle aslında “terbiye etmek yani bir şeyi yaratmak ve merhale merhale geliştirerek kemale erdirmek” demektir. Her şeyi yaratan, murat ettiği plan ve hedef çerçevesinde geliştiren sadece Allah Teâlâ’dır.

Bu konuyla ilgili âyetlerin ikisini meâlleriyle birlikte sunalım:

“Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı. Onların bir kısmı karnı üstünde sürünür, bir kısmı iki ayağı üstünde, bir kısmı da dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye gücü yetendir.”

“Allah, sizi analarınızın karnından -kendiniz hiçbir şey bilmez durumda iken- çıkardı. Her birinize kulak, göz ve gönül verdi, şükredesiniz diye.”

Pozitivizm

Allah’ın varlığı-yokluğu münakaşasında göz önünde bulundurulan önemli noktalardan biri insan, biri de kâinattı. Materyalistler ile Darwinciler, kâinat (madde) unsuru üzerinde durarak onu âdeta tanrılaştırmış, onun kendi kendini düzenlediğini iddia etmişlerdir. Pozitivizm ile Freudizm’i benimseyenler ise insan unsurunu ele almışlar, “insan”da Tanrı’ya inanma fikri ve duygusunun mevcut olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Pozitivizmin kurucusu olarak bilinen Auguste Comte (1798-1857), kendisinden önceki bazı fikrî akımlardan faydalanarak şu görüşü ortaya atmıştır: Bugün pozitif ilim çağına giren insan, bütün tabiat olaylarını deney ve gözlem yoluyla anlamakta, açıklayabilmektedir. Beş duyu ile algılanan tabiatın ve tabiat olaylarının dışında, insanın kavrayabileceği bir gerçek yoktur. “Ben nereden geldim, nereye gideceğim?” tarzında düzenlenen, ilk sebebi (yaratıcı) ve son gayeyi vurgulayan soru, pozitif ilim dönemindeki insanın sorusu değildir. Bu problem, tabiat olayları hakkında doğru ve yeterli bilgisi olmayan önceki insanların problemiydi. Problemin çözümünde materyalistlerin de, Allah’a inananların da ortaya koyduğu fikirler doğru değildir.

Auguste Comte, pozitif ilimlere sığınarak felsefeyi de (dolayısıyla materyalist felsefeyi), dini de inkâr etmiştir. Fakat kendi açıklamaları da felsefeden başka bir şey değildir.

Beş duyumuzla idrak ettiğimiz madde dünyasının dışında bir gerçek, bir realite, bir varlığın bulunmadığını söylemek pozitif ilimler açısından mümkün değildir. Çünkü konu, pozitif ilim alanının dışındadır. İlim, kendi sahasını aşan bir konuda müspet veya menfî bir şey söyleyemez. Comte ve taraftarlarının ileri sürdüğü görüşler ilim açısından bir değer taşımaz. Olsa olsa felsefî bir akımdır, birçok düşünce şeklinden biridir.

Pozitivizmin ortaya çıkışından bugüne kadar geçen bir buçuk asırlık zaman içinde ilim çok ilerlemiştir. XX. yüzyılın ilim adamları büyük bir çoğunlukla, pozitivizmin aksine, Allah’ın varlığına inanmaktadır. Gerçi bunlar kâinatın yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisi olarak deney ve gözlemlerle ispat edilmiş bir varlık bulmuş değillerdir. Ne var ki ilim adamı da düşünen bir insandır. Büyük bir hayranlıkla incelediği tabiat olayları ve nesnelerinin ardında, kâinatın ötesinde madde üstü bir kudretin, bir düzenleyicinin, hikmet, sanat ve maharetle yaratan bir varlığın bulunup bulunmadığını düşünür. Ona göre böyle bir varlığın mevcudiyetini kabul etmek, onu inkâr etmekten çok daha mâkuldür, ilmî zihniyete, vicdanın sesine çok daha yakındır.

Hayatının son demlerinde, insanlığın dinsiz olamayacağı kanaatine varan Auguste Comte, bir “insanlık dini” icat etmeyi düşünmüş ve kendine göre bazı prensipler koymuştur. Fakat bu teşebbüsünü ciddiye alan olmamıştır.

Pozitivistlerin düşünce tarzı, “Görmediğim şeye inanmam.” cümlesinde ifadesini bulan kaba anlayışın ötesine geçemez. İnsan öyle şeylerin varlığını kabul etmektedir ki onların bizzat kendilerini görmemekte, duyu organlarının hiçbiriyle idrak edememektedir: Elektrik akımı, ruh, ultra mikroskopla bile görülemeyen nice varlıklar gibi. Hayvanlardan farklı olarak akla, şuura, hâfızaya, hayal gücüne sahip bulunan insan, bazı varlıkları gözleriyle, bazılarını diğer duyu organlarıyla, bir kısmını da aklı ve muhakemesiyle idrak edip mevcudiyetlerini anlar. Bu gerçeği kabul etmemek, realiteyi bilmezlikten gelmek, insan yapısından ve insanlık tarihinden habersiz olmak, bilmeden hüküm vermek ve cehaleti ilmin yerine koymaktır.

Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“İşte siz böylesiniz. Haydi, bildiklerinizin üzerine çekiştiniz. Ne diye bilmediğiniz konularda çekişip duruyorsunuz? Oysa ki Allah bilir, siz ise bilemezsiniz.”

Freudizm

Freudizm, Viyanalı doktor Sigmund Freud (1856-1939) tarafından ileri sürülen görüştür. “Şuur altı”nın kâşifi ve “derinlik psikolojisi”nin mûcidi kabul edilen Freud, sinir hastalıkları alanında araştırmalar yapmıştır. Ona göre insana hâkim olan, onu idare eden iki önemli içgüdü vardır: Korku ve cinsiyet duygusu. İnsanın davranışlarına yön veren, ondaki anne baba sevgisi, vatan sevgisi, Allah sevgisi gibi yüksek duygulara kaynak teşkil eden bu iki duygudur, özellikle cinsiyet içgüdüsü. Aslında insan ruhunda, insan psikolojisinde Allah’a inanma temayülü yoktur. Ne var ki o, bir taraftan acziyet ve korkunun, diğer yönden çeşitli engeller karşısında tatmin edilemeyen cinsî duyguların baskısı altındadır. Şuur altındaki bu rahatsızlık şekil değiştirerek vatan sevgisi, insanlık sevgisi, Allah sevgisi tarzında kendini gösterir. Tıpkı hürriyetine son derece düşkün bir mahkûmun gardiyan elbisesi giyerek hapishane kapısından çıkıp kaçışı gibi. İnsanın gerçek yapısında Allah inancı, din duygusu diye bir şey yoktur.

Ruh hastalıkları alanında çalışmalar yürüten Freud, ilmin sınırlarını aşarak felsefe yapmıştır. Onun ortaya koyduğu fikirler, cinsiyetle ilgili ahlâk kurallarından tamamen uzaklaşmış, Avrupa yaşantısını yansıtmıştır. Zaten hastalar üzerinde çalışan ve marazî halleri, psikolojik nevrozları inceleyen Freud, bu özel durumların bütün insanlarda bulunduğunu söylemekle en büyük hatayı işlemiş ve temelsiz bir felsefeye saplanmıştır.

Tarih boyunca insanoğlunun kaydettiği fikir ve duygu yükselişlerini, dinî inanç, temayül ve hazları, ahlâkî davranış örneklerini, yüksek insanî duyguları, aile bağlarını, sanat hareketlerini, sanat âbideleri ve ürünlerini şehvet duygularına bağlamak, bütün bunların sebep ve neticelerini şehvetin sebep ve neticeleri içinde eritmek insan için düşünülebilecek en acındırıcı hal, en dehşetli düşüş ve davranıştır. Bu davranış gözlem ve deneylere dayanan ilmî bir kanaatten değil, sadece vehim, kuruntu, belki de bir ruh bunalımı ve bir intikam duygusundan kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in şu âyetleri böyle çarpık bir düşünüş ve hasta bir ruha sahip tipi tasvir etmektedir:

“Gördün mü o kimseyi ki nefsânî arzularını kendine tanrı edinmiş, Allah da onu -bilgisine rağmen- saptırmış, kulağını ve gönlünü mühürlemiş, gözüne perde çekmiştir. Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünmeyecek misiniz? Dediler ki: ‘Dünya hayatından başka bir hayat yoktur. Kimimiz ölür, kimimiz yaşarız. Bizi o sürekli zamandan başka herhangi bir şey yok edemez.‘ Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur, onlar sadece öyle bir vehme kapılmaktadır.”

Netice

Buraya kadar kısaca temas ettiğimiz materyalizm, Darwinizm, pozitivizm ve Freudizm, insanı dinî gerçekleri inkâr etmeye sürükleyen fikir akımlarının tamamı değildir. Bunlara benzer başka inkârcı cereyanlar bugüne kadar ileri sürüldüğü gibi bundan sonra da ortaya çıkabilir. Yaşadığımız çağda fikir akımlarının önünde hemen hemen sınır kalmamıştır. Önümüzdeki yıllarda kitleler arasındaki iletişim araçları, insan gruplarının birbirini etkileme imkânları daha da artacak ve yaygınlaşacaktır. Her yaş ve her seviyedeki insanımız, özellikle öğrenim çağındaki çocuklarımız ve gençlerimiz çeşitli fikir ve ideolojilerin propagandasına mâruz kalacaklardır.

İnsana, var olan, var olabilecek olan her yanlışı öğretmek, ondan kaçınma yollarını göstermek mümkün değildir. Yapılması gereken şey, ona doğruyu öğretmek, doğrunun ölçüsünü vermektir. Doğru, başka bir deyişle hak, zaten insanın selim yaratılışına uygun olandır. Allah’ın şekillendirdiği selim yaratılış çizgisinden saptırılmayan, bu çizgi üzerinde eğitilip yetiştirilen insanlar yanlışla doğruyu birbirinden ayıracak, yanlışı bırakıp hakka uyacaklardır. Cenâb-ı Hakk’ın şu ilahî beyanı bu insanları tasvir etmektedir:

“(Ey Muhammed!) Dinleyip de en güzel söze uyan kullarımı müjdele!”

İnkâr yani tabiatın bir yaratıcı ve düzenleyicisinin bulunduğunu kabul etmemek, beşer tarihinde sonradan ortaya çıkmış iğreti bir görüştür. İnsanın ruh yapısına ters düşen marazî bir hal, onun fikir kuruluşuna uymayan kısır bir düşünüştür.

İnkâr, ya bir tefekkür sakatlığından veya bir irade zaafından doğar. Uçsuz bucaksız kâinat ve kâinat ötesinin bilinmeyen binlerce meselesinin yanında onun bir meselesini bilen -veya bildiğini sanan- bazı kimseler ilimlerine mağrur olmuşlar, kendi bildiklerinin dışında herhangi bir gerçeğin bulunmadığı vehmine kapılmışlar, tutuşturabildikleri bir kibrit çöpü ile bir kıtayı aydınlattıklarını sanmışlar, ellerindeki basit el fenerinin aydınlığı ile bütün kâinatı gördüklerine inanmışlardır.

“Onların çoğu sadece zan ve tahminine bağlı kalırlar. Hâlbuki zan hiçbir yönüyle doğru bilginin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah böylelerinin bütün işlediklerini bilmektedir.”

Tembellikleri, bilgisizlikleri, menfaatleri, aşağı arzularının baskısı sebebiyle irade zaafına düşenler Allah’ı inkâr etmişlerdir. Gerçeği duymak istemedikleri için kulaklarını tıkamışlar, anlamak istemedikleri için akıllarını dondurmuşlardır. Onlar, bu durumu zaman içinde tamamen benimseyerek karakter haline getirmiş ve âdeta insanî özelliklerini yitirmişlerdir. Böyleleri için Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Gördün mü o kendi arzularını kendine tanrı edinmiş kimseyi? Şimdi sen onun koruyucusu olabilir misin? Yoksa onların çoğunu söz dinler, aklı erer mi sanıyorsun? Onlar benzese benzese dört ayaklı hayvanlara benzer. Belki onlardan da şaşkındırlar.”

Hikmeti sonsuz, kudreti nihayetsiz mevlâ, kanununu öyle koymuştur ki aydınlığın yanında karanlık, iyiliğin yanında kötülük, doğrunun yanında yanlış daima yer almaktadır. Dünya durdukça bu böyle olacak, iyilerle kötüler bir arada yaşayacaktır. İyiler yani inananlar, inanç sistemlerini yayacaklar; kutsî emanetin taşıyıcısına has bir şuur içinde sorumluluklarının gereğini yerine getirecekler, hem kendilerinin hem nesillerinin hem de bütün insanlığın kurtuluşu için elden gelen gayreti esirgemeyeceklerdir.

“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi haktan ayırma. Bize kendi tarafından rahmet ihsan et. Sonsuz lûtuf sahibi sensin, sen!”