İslam efsane dini midir? İslam kıssa ve hikaye dini midir? İslam’da mit var mı?

dindar imam hatip medrese islami ilimler

Kuranı Kerim’de gerek peygamberlerin gerekse geçmiş toplumların ve tarihi olaylara dair haberlerin anlatıldığı olaylara kıssa denilmektedir. Allah, Kuran’ın önemli bir kısmını oluşturan kıssalar yoluyla ibret ve ders almamızı ve böylece öncekilerin düşmüş oldukları hatalara düşmekten korunmamızı istemektedir: Doğrusu onların kıssalarında, derin kavrayış sahiplerinin alacağı bir hayli ibret vardır. (Vahye gelince:) o asla uydurulmuş bir söz değildir. Aksine önceki (vahiylerden) kendisine ulaşan hakikatleri doğrulayan ve her şeyi(n dayanacağı temelleri) açık seçik ortaya koyan ve yürekten inanan bir toplum için bir kılavuz ve bir rahmet olan (hitaptır). (Yusuf 111)

Kuran’daki kıssalar, uydurulmuş rivayetler değil aksine gerçekliğin bilgisini taşıyan en güzel kıssalardır: İşte, gerçek kıssanın ta kendisi budur. Allah’tan başka ilah yoktur. Hiç kuşku yok ki Allah, evet, yalnızca O’dur her işinde mükemmel, her hükmünde tam isabet sahibi olan. (Âli İmran

Biz bu Kuran’ı sana vahyederek, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Oysa sen, bundan önce bunlardan tamamen habersizdin. (Yusuf 3)

Ancak Kuran’ın üçte birinden fazla bir kısmını oluşturan ve her biri birbirinden önemli ve değerli gerçek kıssalar ile yetinmeyen bazı kişi ve çevrelerin etkisi ile geçmişten günümüze kadar canlılığını sürdüren asılsız ve İslam’ın ruhuna aykırı bir yığın hikâye, kıssa ve menkıbe, gerçeğin üzerini örten kara bir perde gibi Kuran kıssalarını gölgede bırakmıştır. Gerçeğin beraberinde getirdiği sorumluluktan kaçmaya eğilimli olan insanlar her dönemde asılsız kıssa ve menkıbelerin peşine düşmüş ve hoşlarına giden hikâyelere ilgi ve hayranlık duymuşlardır.

Daha ilk dönemlerden itibaren dinin kendisi ile hiçbir alakası olmamasına rağmen insanların ilgisini çekmek ve bu ilgi üzerinden maddi manevi menfaat elde etmek üzere uydurma kıssacılığın var olduğu ve abartılı ve gerçek dışı kurgulanmış hikâyelerin halk tarafından daima ilgi gördüğü bilinmektedir.

Zira İbn Kuteybe’nin (ö.889) de dikkat çektiği gibi halk, aklın kabul etmediği acayip hikâyeler anlatan veya kalplere acıma duygusu ve hüzün vererek gözyaşları döktürebilen vaizleri dinlemekten her zaman hoşlanmıştır. Halkın özellikle dini konulardaki doğruyu yanlıştan ayıramayacak yetersizliğini ve bilgisizliği fırsata çeviren halk hikâyecisi denilebilecek kıssacılar alabildiğine saçma hikâyeler uydurmuş ve halkı saptırmışlardır.513 İbn Kuteybe kıssacıların halkın duyguları üzerindeki etkilerini şu şekilde tasvir etmiştir:

“Kıssacılar halkın dikkatlerini kendilerine çekerler ve münker, garip ve uydurma hadislerle halkı kandırırlar. Kıssacıların hadisleri duyulmamış, aklın almayacağı, kalbi hüzünlendiren veya gözleri yaşartan şeyler olunca avam kıssacılarla oturur. Kıssacı cenneti anlattığı zaman ‘Cennette miskten veya safrandan huriler vardır. Kalçaları bir mile bir mil genişliğindedir. Allah, dostlarına burada beyaz inciden bir köşk hazırlar. Köşkte yetmiş bin oda vardır. Her bir odada yetmiş bin cibinlik vardır. Her bir cibinlikte yetmiş bin yatak, her bir yatakta da yetmiş bin şu vardır, bu vardır…’ Bu yetmiş bin sözü devam edip gider. Ona göre sanki bu rakamın yetmiş binden fazla veya az olması caiz değildir. Yine şöyle söyler: ‘Cennettekilerin Allah katında makamı en düşük olanı, Allah’ın kendisine dünyanın şu kadar katı nimet verdiği kimsedir.’ Bu nimetlerin miktarı arttıkça dinleyenlerin hayreti o derece artar, yanında oturmaları o kadar uzar, eli bahşiş vermeye de o derece hızlı gider. Oysa Allah Teâlâ, kıssacıların ve diğer insanların anlattıklarına ihtiyaç bırakmayacak şekilde, cennette neler olduğunu Kuran’da bizlere haber vermektedir.”

Bu konuda birçok çarpıcı örnek görmek mümkündür. Saf ve cahil kişilerin kendilerine olan ilgi ve alakasını gören kıssacılar söyleyecekleri her söze kulak vererek kabul etmeye hazır kişilerin varlığından cesaret alarak birçok rivayet uydurmuşlardır. Şair Külsüm b. Amr elAttâbî’nin (ö.835) bir gün mescitte otururken kendini dinlemek üzere toplanan kalabalığa seslenirken şöyle bir hadis uydurduğu aktarılmıştır: “Dilini burnunun ucuna dokundurabilen kimse, cehenneme girmeyeceğinden emin olabilir.” Kıssacının bu sözleri ve halktan bunu denemelerini talep etmeleri üzerine orada bulunanların cennetlik olup olmadıklarını anlamak üzere dillerini burunlarının ucuna değdirmeye çalıştıkları aktarılmıştır.

Şu sözlere katılmamak mümkün değildir: “Her devirde görüldüğü üzere eğlenceli hikâye ve masalları sert hakikatlerden, kuru kanunlardan ve sahih hadislerden daha çok tasvip eden halk, ciddi ve vakur âlimlere iltifat etmeyerek, kıssacıların etrafında toplana gelmişlerdir. Bunun sebebi, sadece kıssacıların çeşitli hilelerle kendilerini bir âlim olarak kabul ettirmeye çalışmaları değil, aynı zamanda halkın da zihni yapıları itibariyle onlardan hoşlanmalarıdır. Şarlatan kıssacıların sahte tavırlarına aldanarak onları büyük bir âlim diye kabul eden halk tabakası, İslam âlimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden çetin savaşlarda ne gariptir ki kıssacıların taraflarını tutmuşlardır.”516 Maalesef ki her devirde bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Konunun önem ve ciddiyeti açısından şu örnekleri alıntılamak yerinde olacaktır:

“Halkın kıssacılar tarafından söylenen her sözü, en ufak bir zihni muhakemeye tâbi tutmaksızın kabule âmâde olduklarını ifade ettiği kadar, kıssacıların da din bakımından hiçbir mülahazaları olmadığını gösteren şu hâl ne kadar düşündürücüdür: Mescidi Hüseyni’de kendisini halkın çepeçevre kuşattığı bir vaiz, içinde bir dua yazılı olan küçük bir kâğıdı etrafındakilere göstererek: “Bunda Musa’nın duası vardır; bunu her kim okursa veya yanında taşırsa, üzerinden farz namazları sâkıt olur (düşer)!” diye bağırmaktaydı. Ne tuhaftır ki, onun bu payansız (sınırsız) cüreti üzerine bir an bile tefekkür etmeyen ve mahşeri andıran kalabalıklarıyla sadece “sarık, fes, kavuk ve başörtülerinin görülebildiği” bu topluluk, ellerinde hazırladıkları paralarla, kendilerini namaz külfetinden kurtaracak olan bu sihirli duayı bir an önce alabilmeyi düşünüyordu.”

“Muhammed b. Cerîr etTaberî’nin (ö.922) karşılaştığı kıssacı, Allah Teâlâ’nın kendi kürsüsünün yanında Hz. Peygamber’e de bir yer ayırdığını söylüyordu. Ona itiraz etmekle kalmayan Taberî, evinin kapısına şu sözleri yazdırmıştı: “Hiçbir şahısla kürsüsünü paylaşmayan Allah’a hamd olsun.” Taberî’nin bu yazıyla mümtaz âlimlerine (!) taş attığını gören avam tabakası, onun evini taşa tutmuş ve giriş yolunu tıkayacak derecede kapısını taşla doldurmuşlardır.”

İbnü’l Cevzî (ö.1201), Telbis’u İblis (Şeytanın Hileleri/ Ayartması) isimli çalışmasının “İblis’in Vaizleri ve Kıssacıları Aldatışı” başlıklı kısmında ilk dönemlerde dini konuda anlatımlarda bulunan vaizlerin âlim kimselerden olduklarına ancak zamanla dini konuda vaaz etmenin cahil ve kendini bilmez kimselerin eline geçtiğine dikkat çeker. İbnü’l Cevzî, halkın belirli bir kesiminde müdavimleri oluşmaya başlayan bu kişilerin daha fazla kişiyi etkilemek ve bunu bir meslek haline getirmek üzere dinin kendisiyle, iman, ibadet ve amelle ilgilenmeyerek cahil halkın hoşuna gidecek kıssalar etrafında vaazlar vermeye ve bu meslekte türlü türlü bid’at ve hurafelerin türediğine dikkat çeker. Bu kişilerin birtakım hadisler uydurarak bu hadisleri vaazlarında kullanmaktan ve açıkça dine iftira etmekten çekinmediklerine oysa bunu yapmanın dinin eksik olduğu ve bu tür şeyler ile tamamlanma ihtiyacı duyduğu anlamına geleceğine ve bu kişilerin Peygamberimize ait olduğu kabul edilen “Her kim kasten benim adıma bir yalan uydurursa cehennemdeki yerini hazırlasın!” şeklindeki sözünü dikkate almadıklarına dikkat çeker.

Yine bu kişilerin insanları hüzne boğan ve kalbini coşturan şeyler anlatmaya ve bunu gerçekleştirebilmek için de konuşmalarını çeşitlendirmeye çalıştıklarını ve İblis’in de bu kişileri: “Biz bununla Allah sevgisine yöneltmek istiyoruz” dedirterek aldattığını söyler. Bu tür toplantı ve vaazlara katılan kimselerin gerçekte dinin kendisi ile ilgili olmayan, dünyevi aşk ve heva ile dolu olan avam kesiminden olduğunu vurgularken bu yolla kıssacıların hem saptıklarına hem de insanları saptırdıklarına dikkat çeker. Bazı kıssacılar gerçekte kalplerinde olandan çok daha fazla huşû ve duygulanma hali göstermeye çalışır ve kalabalığın etkisi ile daha fazla ağlama ve huşû duyma imkânı bulurlar. Kalabalığı da kendinden geçirmeyi beceren bu kıssacıların anlattıkları sebebiyle bazı erkek ve kadınlar elbiselerini yırtarak çığlıklar atmaya başlarlar. Ona göre bu kişiler yaptıklarında yalancılık yapıyorlarsa ahiretlerini kaybederler. Samimiyseler de yine de samimiyetlerine riyanın karışmasından kurtulamazlar. Yine bu kıssacılar, ölen kişinin ardından ağıtlar okumakta, ölen kişinin başına gelecek şeylerden ve kabirdeki yalnızlıklarından bahseden hikâyeler anlatarak ortamı matem yerine çevirmekte pek bir beceriklidirler. Oysa İbnü’l Cevzî’ye göre bu tür bir durumda yapılması gereken şey ah vah edip insanların duyguları ile oynamak değil yakınını kaybeden kişileri bu acıya dayanmaya ve güzel bir sabır göstermeye teşvik edici sözler söylenmesidir. Yine bu kişilerin birtakım afet ve musibetlere dair dine uygun olmayan biçimde anlatımlar yaptıklarına ve asıl maksatlarının asılsız sözler ile de olsa bulundukları mecliste çığlık atanların çoğalmasını sağlamak olduğuna ve birçoğunun hiçbir anlam ifade etmeyen boş sözler söyleyip durduklarına dikkat çeker.

Gerçeğin ağır ve mesuliyetli, batılın ise hafif olduğunu ve bu yüzden çoğu insanın hafif olana gönüllü olduğunu söyleyen İbnü’l Cevzî, kıssacı ve vaizlerden bir kısmının insanları zahid bir yaşama ve gece namazlarına teşvik ettiklerine ama bunların gerçek hikmetlerinden bahsetmedikleri için bazı kimselerin uzlete çekildiğine ya da bir dağa çıktığına, bunu yapan kişilerin ailelerinin de öylece ortalıkta kaldığına vurgu yaparken bir yandan da kimi kıssacı ve vaizlerin hep ümit verici şeylerden bahsettiklerine, insanları kendileri ile yüzleştirecek, korku ve endişe duymalarını sağlayacak bilgileri konuşmalarına katmadıklarına ve böylelikle onları dinleyen insanların günah işleme noktasında hassas davranmadıklarına dikkat çeker. İbnü’l Cevzî’ye göre vaiz ya da kıssacılardan bazıları iyi niyetli ya da nasihati amaç edinmiş biri olabilse de bazılarında zamanla meşhur ve gözde olma sevgisi ortaya çıkar ve bu kişiler insanlar tarafından beğenilip saygı görmekten hoşlanırlar ama piyasaya kendisi gibi bir nasihatçi veya insanlara faydalı olmaya çalışan biri çıktığında bu kişiyi kendisine rakip görerek durumdan rahatsız olurlar. Kendi döneminde, yaptıkları kötülük ve içinde bulundukları riya son derece net olan ve bu yüzden bu türlü aldatma ve kandırma sınıfına dahi giremeyecek olan bir kıssacı grubunun türediğini söyleyen İbnü’l Cevzî, bu kişilerin kıssacılık işini belde belde dolaşarak kazanç sağladıkları bir meslek olarak gördüklerine dikkat çeker.5

Görüldüğü gibi erken dönemlerden itibaren dini ve her türlü insani değeri istismar eden ve bunu bir çeşit kazanç kapısına çeviren insanların dine verdikleri zararlar hesap edilemeyecek kadar büyük boyutlardadır. Bugün de değişen bir şey olmadığı görülmektedir. Günümüzde de insanların önemli bir kısmı gerçek ile yüzleşmek ve Allah’ın dinini olması gerektiği şekilde öğrenmek yerine kıssaların ve kıssacıların peşinden gitmekte ve Allah’ın dinini, kıssa ve hikâyelere mahkûm etmektedirler. Çünkü az önce de dikkat çekildiği gibi gerçekler ağır ve mesuliyetlidir. Batıl ise insanlara rahat ve kolay gelir. Gerçek ile yüzleşen ve sorumluluğunun bilincinde hareket eden kimse, bu sayede ahiret hesabını kolaylayabilir. Bu dünyada kolayı seçen ve gerçekten yüz çeviren kimseleri ise ahirette kolay olmayan bir hesap bekleyecektir. Bekleyecek olan hesaptan da öte, Allah, gerçekten yüz çeviren kullarını hesap günü rıza ve hoşnutluğundan mahrum edecektir. Hesap gününün gerçeği ile yüzleşen bir kul için bundan daha büyük bir ceza olmasa gerektir.

Allah’ın indirdiği ve Peygamberimizin örnek olarak yaşadığı dini gerektiği gibi öğrenip dikkate almadan, kendisine öğretileni hiç sorgulamadan kabul eden ve hayatını bir anlamda atalarından gelen dini taklit etmekle geçiren Müslümanların sayısal çoğunluğu son derece üzücü bir tablo ve içinde bulunduğumuz problemlerin temel nedeni olarak karşımızda durmaktadır. İslam bilimlerinin birçok alanındaki eserleri ile tanınan İbn Kayyim elCevziyye (ö.1350) taklit ve çeşitleri ile ilgi; haram olan taklit, yerine getirilmesi vacip olan taklit ve yerine getirilmesi vacip olmayan, mubah olan taklit şeklinde üçlü bir sınıflama yaptıktan sonra haram olan taklidin de üç çeşit olduğunu söyler.

Buna göre birincisi; ataları taklitle yetinerek, Allah’ın indirdiği vahiyden yüz çevirmek ve ona iltifat etmemektir. Gerçekten de bugün Müslümanların önemli bir çoğunluğunun durumu bu birinci sınıfa girmektedir. İkincisi ise; taklit edilmeye ehil olup olunmadığı bilinmeyen kimseyi taklit etmektir. Bu da gerektiği gibi araştırmadan ve kendisine söylenen şeyleri sorgulamadan kendisini neye ve nereye sürükleyeceği belli olmayan kişileri körü körüne taklit etmeye çalışmaktır. Üçüncü taklit ise; taklitçinin ortaya koymuş olduğu amelin isabetli olmadığını ve aksini gösteren delillerin kendisine gösterilmiş olmasından ve aleyhine delilin açıkça görünür olmasından sonra yine de taklit edilmesidir.

İbn Kayyim elCevziyye, bu üç taklit çeşidinin de haram olduğunu ve bu üçünde en fazla üçüncü çeşit taklidin yani deliller açıkça görünür olmasına rağmen yine de taklit edilmesinin Allah ve resulüne asi olmak anlamına geldiğini söyler. Taklidin bu üç çeşidinin de Kuran’daki birçok ayet ile yerildiğine dikkat çeker ve ayetlerden örnekler verir.522 Kuran’da atalarını taklitle yetinerek Allah’ın indirdiği vahiyden yüz çevirenleri yeren bu türden ayetlerin çokluğuna vurgu yaparken bununla birlikte dört büyük imam başta olmak üzere bütün selef ulemasının böylesi bir taklidi haram gördüklerini ve yerilmesi noktasında ittifak ettiklerini söyler.

Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun! denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızın üzerinde bulunduğu şeye (geleneğe) uyarız!” derler. Ya ataları hiç akıllarını kullanmamış ve doğru yolu bulamışsalar? (Bakara 170); Senden önce de hangi kente uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıklıları: “Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız” dediler. (Zuhruf 23); Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi? (Maide 104).

“Kötü emel ve arzular sebebiyle Hz. Peygamber adına hadisler uydurulmuş ve ona nisbet edilmiştir. Bunların pek çoğu da tefsir malzemesidir. İnsanları hak yoldan saptırmak isteyenler ile aldanmış gafil kimseler bu tip rivayetlerden medet ummuşlar ve İslam’ın başına bela olmuşlardır… Daha sonra tâbiîn dönemi geldi. Bu dönemde Ehli Kitaptan nakil işi yaygınlık kazandı. İsraili rivayetler tefsir ve hadise korkunç bir şekilde bulaştı. Ehli Kitaptan İslam’a girenlerin sayısının oldukça fazla olması ile halkın, onların kitaplarında zikredilen ilginç şeyleri dinlemeye olan aşırı merakları bunda etkili olmuştur. Hatta bu dönemdeki bazı müfessirler, tefsirde boşluk olarak gördükleri yönü kendilerine ulaşan İsraili rivayetlerle kapatma yoluna gitmişlerdi. Böyle olunca da, bu insanlardan tefsir alanında nakledilen rivayetlerin “tamamı asılsız ve yalan olan kıssalarla” dolu olduğunu görürüz… Tâbiîn döneminden sonra İsrailiyyata çok düşkün olan, ifrata526 düşüp bu rivayetlerde zikredilen hiçbir şeyi reddetmeyen insanlar geldi. Bunlar, akıl kabul etmese bile kendilerine rivayet edilen her bir şeyi Kuran’a yamamaktan çekinmediler. Çoğunluğu hurafe olarak kabul edilen İsrailiyyat düşkünlüğü ile asılsız haberleri nakletme sevdası tedvin dönemine dek devam etti. Şu husus mülahaza edilmelidir: Bu dönemde tefsir ve hadise İsrailiyyatı karıştıran insanların çoğu, mescitlerde ve başka yerlerde halkın önüne oturup onlara gönüllerinin arzuladığı acayip şeyleri anlatan, sevgilerini kazanarak ceplerinden bir şeyler koparmaya çalışan kıssacılardı.”

Muhammed İkbal İslam’ı özünden uzaklaştırarak genetiği ile oynayan sofi ve mollalar için şöyle söylüyordu: Hakk’ın dini kâfirlikten daha zelil durumda; Çünkü kâfirliğe yöneltir insanı molla! Çiğ tanelerimiz bizce derya gibi; Onun nazarında ise deryamız çiğ tanesi! Kuran’ı satan o mollanın hileleriyle; Rûhi Emîn Cebrâil’i gördüm feryad etmekte! Haberi yok onun Göğün öte tarafından; Bir masal kitabı onun gözünde Kuran; Peygamberin dininin hikmetinden nasipsiz; Göğü kapkaranlık sanki yıldızsız! Dar görüşlü, zevki körelmiş ve meşgul herzeyle; Millet paramparça olmuş söyledikleriyle; Mektepli ve molla uzak kitabın sırlarından; Bilmezler bunları onlar analarından kör doğduklarından! Kâfirlerin dini mücadele için önlemini alıyor; Mollanın dini Hak yolunda fesad çıkarıyor!”

Başka bir yerde ise şu sözleri ile meseleye dikkat çekiyordu İkbal: “Ey imanındaki hürriyeti ter edip birçok bid’atlere esir olan sana kâfirlik şiveleri zindan olmuştur… Eğer Müslümanca yaşamak istiyorsan, Kuranca yaşa ve yine Kuranca yaşa… Sof giyen sûfînin sarhoşça hali ve şarkıcıların nağmesinden sarhoş olan derviş, gönlünde Irakî’nin şiirinin ateşi olan, Kuran mahfiline uyamaz. (O kişi, Kuran ahkâmına taban tabana zıttır.) Hasırı kendisine taht, külahı başına taç yapmış amma onun fakr’ı tekke ve dergâhları haraca bağlamıştır. Destanlar okuyan vaiz, düşük manaları yüksek sesle duyurmaktadır. Sözleri, Hatib ve Deylemî’den çalıntı; zayıf, şaz ve Mürsel’den alıntıdır. Hakkı sana ancak Kuran anlatır. Her ne isteğin varsa orada ara.”

Geçmişten günümüze her dönemde görülen benzer örneklerin varlığı, bu türden olayların dinin anlam ve amacını nasıl saptırdığının görülmesi ve halkın büyük çoğunluğunun akıl, vahiy ve bilgi ile değil zan ve hikâyeler ile hareket ettiğinin anlaşılması için son derece önemlidir. Bu konuda: Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar. (En’am 116) ayeti başta olmak üzere insanların çoğunluğunun gerçeği örten inkârcılar olduğu, doğru yoldan sapmış olduğu, gerçek manada iman etmediği, Allah’ın ayetlerine karşı umursamaz ve onlardan habersiz olduğu, gerçekten hoşlanmadığı ve gerektiği gibi akıl edip düşünmedikleri için hayvanlardan bile aşağı olduklarına dikkat çekilen ayetleri akla getirmektedir.

İnsanlar dini bilgiyi ağırlıklı olarak ya camide ya katıldığı dini sohbetlerde ya da bağlı bulunduğu cemaat ve gruplardan öğreniyorlar. Bireysel olarak da genelde ilmihal kitapları veya şöhret bulmuş kişilerin geleneksel bilgilerle dolu kitaplarından.

Dini konuda vaaz veren bazı kimselerin halka yönelik İslam anlatımı diye garip bir anlayışları olduğu bilinmektedir. “Halk bu konuları bilmez, anlamaz” şeklinde söylemler ile halkı uyandırarak gerçek ile yüzleştirecek şekilde hakikati ifade etmek yerine halkı uyutacak ve imkân ölçüsünde gerçeği gizleyerek mevcut geleneksel durumlarını devam ettirecek türden anlatımların tercih edildiği görülebilmektedir.

İşin daha da garip ve acı kısmı, halkın da bu durumu kabullenmesidir. Herhangi bir konu ile ilgili bir insana “Sen bunu anlamazsın” denilse kolay kolay içine sindirmez ve kabullenmek istemez bunu çoğu kimse. Örneğin birinin elinde içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir kitap olsa ve onun ne olduğunu sorsa bir kimse, muhtemelen herkes gücenip bozulacaktır kendisine “Sen anlamazsın” denildiğinde. Bunu kabullenmek istemeyecek ve karşı gelecektir “Sen de akıl var da biz de yok mu ya da bizim başımız kel mi?” türünden sitemli sözler ile. Hatta “Sen bir söyle ya da ver bir okuyayım da gör bakalım kim anlıyormuş kim anlamıyormuş” diyerek gurur meselesi haline getirir bunu çoğu kimse. Ama iş Allah’ın dinini ve kitabını anlamaya gelince neredeyse herkes kabullenmektedir “Sen bunu anlamazsın” denildiğinde. Üstelik “Ne münasebet senin anladığını ben neden anlamıyorum? Allah bu dini sana mı indirdi?” diye sormaz bile çoğu kimse.

Esasen insanlar, kendilerine vaaz eden kişilerin insafına kalmış gibidirler. Bu konuda bir standart olmadığı için konuşan kişinin başvurduğu kaynaklar, anlatmak üzere seçtiği kıssalar ya da menkıbeler tamamen anlatan kişinin eğilimlerine göre şekillenebilmektedir.

Konu Peygamberimiz ise aslı olmayan birçok mucizenin, Allah dostu ya da önde gelen ve âlim kabul edilen biri ise aslı olmayan birçok kerâmetin abartılı ve ölçüsüz bir şekilde sırf insanlara ilginç ve heyecan verici gelsin diye insanlara anlatılabildiği görülmektedir.

Öyle ki hadisçiler tarafından bile mevzu yani uydurma olarak kabul edilen yani aslı astarı olmadığı bilinen birçok hadisin halk arasında en fazla bilinen ve şöhret bulmuş hadisler olduğu görülür. “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım” “Ashâbım yıldızlar/gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz”, “(Ey Muhammed) Sen olmasaydın âlemleri/kâinatı yaratmazdım” “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” “İşlerinizde darlığa düştüğünüz zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz” “Ben yere ve göğe sığmadım, ancak inanan kulumun kalbine sığdım” “İlim Çin gibi uzak bir ülkede de olsa elde etmek için peşine düşün” gibi halk arasında hadis olarak bilinen sözlerin bu kadar kişi tarafından biliniyor olmalarının altındaki nedenin, dini konularda konuşmalar yapan kimselerin bu türden rivayetleri insanlara aktarmalarından kaynaklandığı görülmektedir. Kuran’daki kıssaları bilmeyen birçok Müslüman, Kuran dışı kıssa ve menkıbeleri bilmekte ve öğrendiği birçok bilginin Kuran’da ya da Peygamberimizin hayatında olduğunu zannetmektedir.

Birçok meşhur klasik kitap, bu ve benzeri zayıf ya da uydurma rivayetler ile doludur. Hatta kimi cemaat ve gruplar Kuran’ı ve hadis kaynaklarını da aşarak “rüyada görüldü” “ilham alındı” “haber geldi” diyerek diledikleri gibi konuşabilmektedirler. Bazen de vaaz eden kişi bir ayet ya da hadis okumakta, üstelik Arapça okuyup anlamını da vermiyorsa arkasından söyleyip anlattığı şeyleri insanlar ayet hadis sanmakta.

Camilerde veya dini içerikli sohbetlerde dinlenen ve özellikle hoca kabul edilen kişilerin dilinden çıkan şeyler çoğu kimse için din olarak kabul görmekte ve doğrusu eğrisi gerektiği gibi sorgulanmadan olduğu gibi benimsenmektedir. Öte taraftan vaaz eden kimseler için önemli olan Allah’ın Kitabı’na ve resulünün örnekliğine bağlı kalmak değil anlatımına renk katacak, dinleyiciyi coşturup duygulandıracak ve hatta mümkünse ağlatacak şeyleri seçmesi olabilmektedir.

Her hafta cuma namazına giden bir kişinin dini bilgisini aldığı yer ağırlıklı olarak cuma hutbeleri ya da cuma öncesi verilen vaazlardır. Bu hutbelerin ya da vaazların içeriği ise çoğu zaman, onu hazırlayan ve vaazları veren kişilerin insafına kalmıştır.

Geçmişten günümüze kadar halkın dini bilgisini edinme şeklinde değişen bir şey yok gibidir. Böylesi önemli bir imkâna sahip olan kişiler, insanlara anlattıkları dini bilgilerden sorumluluk sahibidirler ve hepimiz gibi tüm bunların hesabını Allah’a verecekler.

Mehmet Akif, şiirlerinde, son derece hassas ve önemli olan bu konuya dikkat çeker: “Yıkıp, Dini, bambaşka bir bina kurduk; Peygamber’e dayandırarak binlerce herze uydurduk!” O kadar cüret edilir oldu ki: “Yecûzu fi’ttergîb…” gibi bir safsata fetva kesildi!.. Hem ne garip, hadis uydururken sevap umanlar bile var! Sevabı varmıymış, günü gelince, anlar! Cihanı titretiyorken “Men kezebe…” seslenişi, işitmiyor mu, nedir, bir görün şu edepsizi: Peygamber’in temiz dilinden yalanlar uyduruyor; sıkılmadan da “sevap işledim” deyip duruyor! Düşünmedin mi girerken şeriatın kanına? Cinayetin kalacak mı sanıyorsun yanına? Sevap ümit ediyor ha! Deyin ki namerde: Sevabı sen göreceksin mahşer yerinde!.. Bugün bozgunculuğuna kurban olan zavallıların, vebali, boynuna yüklenmesin mi, yoksa, yarın? Kolay mı ümmeti yoldan saptırıp sefil etmek? Kolay mı dini hurafeler içinde inletmek? Niçin Allah’ın yüce kitabını çiğnedin? Niçin şeriatı o pis ellerinle kirlettin? Başka yer yok muydu tepinmek için böylesine? Nedir salladığın bu çifte, Allah’ın Kâbe’sine? Herif! Şu masum milletten ne istedin ki doğru yol diye tuttun, sapkınlığı gösterdin!”