İslam kaderci bir din midir? İslam özgür düşüncelere engel midir? İslam’da kader nedir?

islam bayrak cihad oruç kutsi cemaat

Maalesef halk arasında ve geleneksel dini literatürdeki bazı kaynaklarda çok yanlış anlatıldığı için insanlar tarafından doğru bilinen yanlışlardan biri de kader meselesidir. Kuran’dan hiçbir dayanağı olmamasına rağmen, insanın özgür iradesini yok sayan bir kader anlayışı hâkim görüş haline gelmiştir.

Halk arasındaki kader anlayışı özetle ifade etmek gerekirse, Allah’ın zaten ezelden her şeyi takdir etmiş olduğu bir çeşit alın yazısıdır. Kulun Allah’ın takdir etmiş olduğu karşısında herhangi bir tasarrufu ya da seçimi söz konusu değildir. Dolayısıyla herkes kaderine razı olmak durumundadır. Her ne kadar küllî ve cüzî irade şeklinde sınıflamalar yapılıyorsa da esasen kader meselesinden anlaşılan kısacası budur. Bu anlayış, onlarca apaçık Kuran ayeti ile çelişmesinin yanında sapkınlık ve kötülüklerin dahi Allah’a fatura edilebildiği bir anlayıştır.

Bu yüzden halk arasında “Kader kurbanı”, “Kader mahkûmu”, “Kötü kader”, “Kaderin oyunu”, “Alın yazısı”, “Bu benim kaderim” şeklinde ifadelere sıklıkla denk geliriz. Oysa bunları ifade etmek esasen şunu söylemektir: “Bu benim kendi seçimim değil, Allah’ın benim için önceden takdir ettiğidir.”

Büyük düşünür ve şair Mehmet Akif Ersoy’un, anlam ve içeriğinden saptırılan ve insanın özgür iradesini hiçe sayan bu tarz bir kader anlayışa dair sözleri durumu çok anlamlı bir şekilde özetlemektedir:

“O ihtişamı elinden niçin bıraktın da bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında? “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ bu söz değil doğru: Belânı istedin Allah ta verdi… Doğrusu bu! Ne istenirse, elbette, sonuç öyle çıkar, İlâhî iradenin sana zulmetmek ihtimali mi var? “Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun, Onun hesabına birçok hurafe uydurdun! Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden, yorulma, öyle ya, Mevlâ hizmetçin iken! Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini, Birer birer oku bitirince defterini; Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir… Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir! Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak… Senin işlerini yapan Allah değil mi? Keyfine bak! Onun nimetler hazinesi senin veznendir! Havale et ne kadar masrafın olursa… Verir! Silahı kullanan Allah, sınırı bekleyen O; Levazımın (erzak ve cephane) bitivermiş, değil mi? Ekleyen O! Çekip kumandası altından ordu ordu melek; senin hesabına kâfirleri yerle bir edecek! Başın sıkıldı mı, yeterlidir senin o nazlı sesin: “Yetiş!” de kendisi gelsin ya da Hızır’ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak: Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak. Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O; çoluk çocuk O’na ait, lalan, bacın, dadın O, vekilharcın O, kâhyan, veznedarın O, alış seninse de verişten sorumlu olan O. Denizde savaş olacakmış… Gemin O, kaptanın O. Ya ordu gerekliymiş… Askerin, kumandanın O. Köyün yasakçısı, şehrin de baş tahsildarı O. Aile doktoru, eczacı… Kısacası hepsi O.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu! Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu? Allah’ı kendine kul yaptı, kendi ilâh oldu ya; utanmadan da tevekkül diyor bu cürete… Ha? Tevekkül böyle emir vermek mi demektir Allah’a? Düşünmüyor kimin için indiğini Kuran’ın… Allah’ı gösterecek, muhatabı sorulsa kitabın! Bütün yüce buyruklara savaş açan şu serseri, Allah’a havale ediyor yükümlülüklerini!”

Mehmet Akif Ersoy, anlamlarından uzaklaştırılarak kader ve tevekkül inancının içinin boşaltıldığına, bu tarz bir kader ve tevekkül anlayışının Allah’ın dinine iftira ve dine oynamış rezil bir oyun olduğuna ve bu yolla İslam’ın tanınmaz bir hale sokulduğuna dikkat çekiyordu:

“Görür de halini insan, fakat bu derbederin; nasıl günahına girmez tevekkülün, kaderin? Sarılmadan en ufak bir işinde sebeplere, başarıya ulaşabilmeyi düşünme bir kere. Ahmaklığın normal sınırları aştı, yeter! Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster! Senin anladığın “Kader” dine iftiradır; tevekkülün, hele, zarar içinde zarardır. Kader, imanın farzlarından biridir… Tamam… Fakat yok onda senin saptırdığın anlam. Kader: Gerekli şartlar oluştuktan sonra, mümkün olanın gerçekleşip çıkmasıdır ortaya. Niçin, nasıl geliyormuş… Onu bilen yok; biz seçimlerimizden sorumluyuz ancak. Kader nedir, sana düşmez o sırrı araştırmak; senin görevin Allah’ın buyruklarına uymak. Sokmak istediğin o şekle girerse şayet kader; Şeriatın tüm emirleri bir anda yok olup gider!

Tevekkülün, hele, anlamı hiç de öyle değil. Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın cahil, sonunda oynayarak dine en rezil oyunu, getirdiler, ne yapıp ettiler, bu hale onu! Yazık ki: Tanınmayacak hale geldi çehresi dinin; nefretle bakan gözler kuşatmada İslam’ı bugün. Tevekkülü sokmak için böyle bayağı bir şekle, ey alçaklar, aklı nasıl uyuttunuz, bilsem hele? Nasıl durur acaba alnında tertemiz şeriatın, bu simsiyah izi hâlâ o uğursuz lekenin? Tevekkül öyle yaman bir iman işaretiydi ki ona erdemlerin en üstünü dense yeriydi. Yazık ki: Ruhuna aşılandı tembellik illeti; cüzzama döndü, harap etti gitti memleketi!”

İnsanın özgür iradesini hiçe sayan ve üzerindeki sorumluluğu Allah’a yükleyen bu tarz bir kader anlayışının Kuran’a uygun olmadığı son derece açıktır. Bu tarz inanç ve kabullerin temel nedeni bu konudaki bazı rivayetlerdir. Hadis rivayetlerinde bir kimsenin mümin ya da kâfir olacağının annesinin karnındayken bir melek tarafından yazıldığı iddia edilmiştir: “Resulullah buyurdular ki: Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette ‘alaka’ olur. Sonra bu kadar müddette ‘mudga’ olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendisinden başka ilah olmayan Zat’a yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir ziralık mesafe kaldığı zaman ona yazışı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazışı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini isteyerek cennete girer.”

Rivayete bakıldığında Allah’ın rızasına ve cennetine ulaşmak için çalışmamıza ya da cehenneme girmekten korkmamıza gerek olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü rivayete göre bunlar, bizim amellerimize göre değil daha annemizin karnındayken yani hiçbir şey yapmamışken bize yazılan kadere göre belirlenmiş şeylerdir. Şayet hakkımızda cennetlik olacağımız yazılmışsa ne kadar kötülük yaparsak yapalım sonunda cennete girecek bir iyilik yapacağımız iddia edilmiştir. Kuran’daki birçok ayete göre bunun mümkün olmadığı son derece açıktır. İnsanları pasifliğe ve kaderciliğe iten bu türden rivayetler, Müslümanların bugün içinde bulundukları içler acısı durumun temel nedenleridir.

Muhtemelen bu noktada imanın esasları olarak bilinen altı maddelik meşhur listede yer alan “kadere iman” maddesi bazı kişilerin aklına gelecek ve bu esasın nerden geldiği düşünülecektir. Öncelikle Kuran’da halk arasında yaygın olarak kabul edildiği şekilde bir kadere iman esası yer almaz. Bu konudaki rivayetler ise kendi aralarında problemli ve çelişkilidir. Bu çelişki, Buhari ve Müslim’de yer alan ve ‘Cibril Hadisi’ olarak meşhur olan hadis rivayeti metinlerindedir.

Bu rivayet, Cebrail’in Peygamberimize insan suretinde gelerek İslam, iman, ihsan, kıyametin zamanı gibi konularda sorular sorması olayından bahseden rivayettir. Bu rivayetin de yaygın bir şekilde miraç rivayetinde olduğu gibi tek metne dayandığı zannedilmektedir. Oysa söz konusu rivayet ile ilgili de birbiri ile çelişen ve kendi içinde tutarsızlık gösteren rivayetler bulunmaktadır. Örneğin Cebrail’in Hz. Peygamber’e sorduğu soruların sırası rivayetlerde farklılık göstermektedir. Yine söz konusu bu rivayetlerde ‘Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmek’ şeklinde bir iman esası sayılmaktadır.237 Buna rağmen söz konusu rivayetin Müslim’de geçtiği yerin hemen altında kadere imanı bir iman esası olarak zikretmeyen bir başka rivayet yer almaktadır. Yine Buhari’de de kaderin sayılmadığı bir iman tarifi görmek mümkündür: “İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine ve kıyamette yeniden dirilmeye inanmaktır.”238 Tirmizi’de geçen bir rivayetine göre de Peygamberimiz Hz. Muhammed, “Ben Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve ahiret gününe inandım” demiştir.239 Bu hadiste de iman esaslarının yine beş noktada toplandığı “Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna” şeklinde bir ifadenin yer almadığı görülür. Görüldüğü gibi bu kadar yaygın bilinen ve çoğunluk tarafından kabul edilen bir rivayetin ve iman esaslarının ne olduğu konusunun, metin açısından farklı ve kendi içinde çelişkili versiyonları bulunmaktadır.

Kuran’ın tamamı inanan insan için iman esasıdır. Kuran’da geçen ve tüm kullanımlarında insanın iradesi dışında kalan olayları ifade etmek için kullanılan, Allah tarafından yaratılan ve takdir edilen yasa ve kuralların işleyişinin bir sonucu olarak “ölçü, kıymet, değer, miktar, süre” anlamındaki kadere iman da şüphesiz bir iman esasıdır. Ancak bu iman esası, insanın özgür iradesini ve sorumluluğunu devre dışı bırakan ve insanı bir anlamda önceden kendine biçilmiş olan rolü oynayan bir çeşit kuklaya çeviren bir kadere iman değildir.

Kuran’da iman esasları olarak sınıflandırılan bir liste yer almaz. Ancak yaygın olarak bu mananın çıkarıldığı ayetlerde de “Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna” iman etmek şeklinde bir iman esası sayılmaz: Ey inananlar, Allah’a, Elçisine, Elçisine indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş bulunduğu kitaba inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkâr ederse o, uzak bir sapıklığa düşmüştür. (Nisa 136)

Geçmişten günümüze kadar bu gerçeğe dikkat çeken ve halk arasında ve bazı rivayetlerden hareketle çeşitli kitaplarda yaygın olarak kabul edildiği şekilde bir kaza ve kader anlayışını iman esası olarak saymayan önde gelen düşünürler olmuştur. Şu örnek, meselenin anlaşılması açısından önemlidir: “Matüridilerin en ünlü kelam bilgini Ebu’lMuin enNesefi’nin (v. 508/1115) yazmış olduğu hacimli kelam kitabı Tabsıratu’lEdille adlı eserinin 18 yazma nüshasını tespit edip, bunlardan en eski 8 nüshayı karşılaştırarak, doğru bir metnini ortaya koydum. Birinci cildini Diyanet İşleri Başkanlığı bastırdı (1993). Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün ile ikinci cildin edisyon kritiğini yaptık. Diyanet İşleri Başkanlığı onu da yayımladı (2003). Bu ikinci ciltte şu ibareyi gördüm. Ebu’lMuin en Nesefi diyor ki: “Deriz ki, inançlara gelince: Diyanet sahiplerine göre, bunlar 5 esasa ayrılır: 1. Allah’a iman. 2. Meleklerine iman. 3. Kitaplarına iman. 4. Peygamberlerine iman.

İnsan aklı ve yaratılışına en uygun sistem olan İslam inancının içine sokulan ve inananları rüzgârın önüne savrulan yaprak durumuna sokan bu türden bir kader anlayışı, İslami değil tam anlamıyla şeytanidir. Çünkü bu tip bir kaderi tarihte ilk olarak savunan bizzat İblis’in kendisidir. İblis, özgür iradesi ile işlemiş olduğu suçun sorumluluğunu üstlenmediği gibi suçunun sorumluluğunu Allah’a yükleyerek şöyle söylemiştir: (İblis) Rabbim! dedi, Beni yoldan dışladığın için ben de yeryüzünde onlara (günahları) süslü püslü göstereceğim…” (Hicr 39). “Madem sen beni saptırdın, yemin olsun ki ben de senin dosdoğru yolunun üzerine oturup onlar için pusu kuracağım oturacağım.” (A’raf 16)

İblis’e benzer bir kaderci anlayışın müşrikler tarafından da benimsendiği görülmektedir. Müşrikler de yaptıkları bazı çirkin ve edep dışı işleri Allah’ın dileği olarak ifade etmiş, buna delil olarak da babalarını ve atalarını örnek göstermişlerdir: Bir hayâsızlık işlediklerinde derler ki: “Biz babalarımızı bu hal üzere bulduk; demek ki bize bunu Allah emretmiş.” De ki: Allah asla hayâsızlığı emretmez: Ne yani, şimdi siz Allah’a bilmediğiniz bir konuda iftira mı atıyorsunuz? (A’raf 28)

Yine benzer şekilde müşrikler Allah’a ortak koşmalarını ve Allah’ın haram kılmadığı şeyleri haramlaştırmalarını bile Allah’ın dilemesine dayandırarak Allah’a iftira etmekten çekinmemişlerdir: Allah’tan başkasına ilahlık yakıştırmakta direnenler dediler ki: Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız, hem O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmez hem de O’ndan başkasının (sözüyle) hiçbir şeyi haram kılmazdık. (Nahl 35). Allah’a ortak koşanlar derler ki: Eğer Allah dileseydi, ne biz ne de atalarımız şirk koşmazdık; dahası (O’nun helallerinden) hiçbir şeyi haram kılmazdık.

(En’am 148)

Allah’ın nasip ettiği nimetlerden ihtiyaç sahiplerine verilmesi söylenince inkârda ısrar eden nankör kişilerin benzer şekilde Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kişiler için harcama yapmanın sapkınlık olduğunu iddia ettikleri görülmektedir: Ve onlara: Size Allah’ın rızık olarak verdiklerinden infak edin denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere: “Allah’ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz” derler. (Yasin 47). Ayetteki nankörlerin tavrına bakıldığında ihtiyaç sahibi olan kişilerin ihtiyaç halinde olmalarını Allah’ın onlar için belirlemiş olduğu kaderleri gibi göstermeye çalıştıkları ve sorumluluğu kendi üzerlerinden attıkları anlaşılmaktadır.

Görüldüğü gibi kendi sapkınlığını Allah’a fatura etmek kolay olandır. Zor olan, seçiminin sorumluluğunu üstlenebilmektir. İnsan kendi eliyle yaptığı kötülük ve sapkınlıkları Allah’a fatura etse de hesap günü bütün faturanın kendisine kesileceğini görecek ve bu gerçeği itiraf edecektir: Onlar dediler ki:

Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize uymuştuk; onlar da bizi yoldan çıkardılar! (Ahzab 67). Ayetteki itiraftan da açıkça görüldüğü gibi yoldan çıkan kişinin kendisidir.

İnsan hem kendine tanıktır, hem de nefsi bu tanıklığa en büyük kanıttır. Hesap günü insanın önüne yapıp ettiklerinin kaydı çıkartılacaktır. Siciline işlenmiş bu kayıtları okuyan kişinin kendisi ile hesaplaşması için nefsi yeterli olacaktır: Biz herkesin kaderini (yaptıklarınıişlerini) kendi çabasına bağlı kıldık. Nitekim kıyamet günü onun önüne, (dünyada yapıp ettiği) her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil koyacak (ve diyeceğiz ki): Oku sicilini! Bugün kendi hesabını görmek için sen sana yetersin/nefsin sana yeter. (İsra 1314)

Dolayısıyla doğruya ulaşmak isteyen de sapmayı dileyen de bunu, kendi nefsi için yapacaktır: Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. (İsra 15). Yine ayetler, bu gerçeğe dikkat çeker:

Kim temizlenip arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip arınmıştır. (Fatır 18). Hakikat budur. Çünkü ayetin ifadesi ile insan kendi çabasının karşılığını görecektir: Ve insan başkasının değil, sadece kendi çabasının karşılığını görecektir. (Necm 39)

Allah insana gerçeği göstererek onu dosdoğru olan yola yöneltmiş ancak bu eşsiz nimet karşısında şükür ya da nankörlük etmesini kişinin kendisine bırakmıştır: Biz insanı doğru yola yönelttik; artık ister şükreden biri olur, isterse nankörlük eden biri olur. (İnsan 3). Çünkü ayetin açık ifadesi ile şükretmek insanın kendi lehine, nankörlük etmek ise yine kendi aleyhinedir: Artık kim şükrederse, kendi lehine şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, iyi bilsin ki Allah kendi kendine yeterli olandır, her tür övgüye layık olandır. (Lokman 12)

Zira Allah kullarına asla zulmetmez. Ancak ayette muhteşem şekilde ifade edildiği gibi her nefis, kendi kendisinin zalimidir: Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi kendilerine zulmediyorlar. (Yunus 44)

Hesap günü haklarında azap hükmü verilenler, esasen bu dünya hayatında kendi elleriyle kendi nefislerini hüsrana itenlerdir: Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır. (Mü’minun 103). Allah’a gerektiği gibi saygı duyan ve nefsini kötü arzulardan uzak tutanlar ise kendi eliyle kendi nefsini Allah’ın rızasına ve cennete yönlendirenlerdir:

Rabbinin makamına karşı saygı duyan ve nefsini kötü arzulardan alıkoyanların girecekleri yer cennet olacaktır. (Naziat 4041) Hesap günü kimseye zulmedilmeyecek ve her nefis kendi kazandığı ile karşılık görecektir: Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir. (Mü’min 17)

Ayetler bize, üzerimizdeki yükümlülüğün kendi nefislerimiz olduğunu yani kendimizden sorumlu olduğumuzu, bu yüzden kendimizi düzeltmeye bakmamızı bildirir. Dolayısıyla başkaları ile uğraşmayı bırakıp önce kendimizi kontrol altına almamız gerekir: Ey iman edenler! Üzerinizdeki yükümlülük kendi nefislerinizdir (siz kendinizden sorumlusunuz). Siz doğru yolda oldukça sapmış olan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir. (Maide 105)

Ayetten de anlaşıldığı gibi biz doğru yolda olmayı tercih edip doğru olmayı diledikçe, şeytan da dâhil sapmış olan hiç kimse zarar veremez bize. Şayet kendimize hayatımızın en büyük iyiliğini yapmak istiyorsak, bu dünyadayken kendimiz ile yüzleşmeli ve kınayıp suçlayacaksak şayet kendi nefsimizi kınayıp suçlamayı bilmeliyiz.

Hesap günü hata ve günahlarımızdan dolayı şeytanı sorumlu tutamaz ya da suçu şeytana atarak nefsimizi aklayamayız. Çünkü şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir gücü yoktur. O, şeytanlığını yaparak bizi kötü ve çirkin olana davet eder. Kendi özgür irademiz ile şeytanın davetine biz uyarız. Hesap günü yüzleşeceğimiz bu gerçeğe şu şekilde dikkat çekilir ayetlerde: İş hükme bağlanıp bitince, şeytan der ki: Gerçek şu ki, Allah size gerçekleşmesi kesin olan bir söz vermişti, ben de size söz vermiştim fakat size verdiğim sözü tutmadım. Benim sizin üzerinizde zorlayıcı bir gücüm (bir yaptırımım) yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni (suçlayıp) kınamayın, kendi nefsinizi (suçlayıp) kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azap vardır. (İbrahim 22) İslam, insanın özgür iradesini ve seçimlerini yok sayan kaderci bir din değildir. Kuran dışı rivayet kaynaklarına girmiş olan bu çarpık anlayışa en güzel cevabı bizzat Kuran ayetleri ile vermek gerekir.

Allah, yaratan, yoktan var eden, ilmi ile her şeyi çepeçevre kuşatandır. Hiçbir şey Allah’ın bilgisi ve takdiri dışında değildir. Allah için herhangi bir şeyi bilmemek gibi bir durum söz konusu dahi edilemez. Zira herhangi bir şeyi bilmemek ya da o şeyden haberdar olmamak eksikliktir, kusurdur. Allah ise her türlü eksiklik ve kusurdan uzaktır. Bilgi, zaman ve mekân içindeki olayların seyri ile ortaya çıkan şeydir. Allah hem zamanın hem de mekânın yaratıcısı olarak zaman ve mekân içinde gelişen ve ortaya çıkan şeyler hakkındaki tüm bilginin tek sahibidir. Allah için olayların başlangıcı, gelişimi ve sonucu şeklinde bir süreç söz konusu edilemez. Dolayısıyla geçmiş ve geleceğe ait gayb bilgisi yalnız Allah’a aittir. Hangi annebabadan, hangi ırktan ya da hangi cinsiyetten dünyaya geleceğimiz kendi seçimlerimiz sonucu oluşan şeyler değildir. Bu anlamda Allah’ın takdiri dışında bir seçim söz konusu değildir. Ancak bir kere dünyaya geldikten sonra içinde bulunduğumuz şartlar üzerinden özgür irademiz ile sınanmaya başlar ve eylemlerimizi ve seçimlerimizi de yine özgür irademiz ile gerçekleştiririz.

İnsanın imtihan edilebilmesi için özgür iradeye sahip olması yani seçimlerini özgür iradesi ile yapıyor olması gerekir. Özgür irade ile yapılan seçimlerin sorumluluğu seçimi yapan kişiye aittir. Allah bizim neyi seçeceğimizi ya da neler yapacağımızı biz o şeyleri seçmeden ya da yapmadan bilir. Ancak bize bu seçimleri yaptıran şey, Allah’ın bilgisi değildir. Allah ezeli ilmi gereği bilir ancak eylemi yapan kişinin kendisidir. “Allah madem biliyorsa bizi neden sınıyor?” şeklinde bir soru akla gelebilir. İşte tam da bu noktada sınanmamızın sebebinin Allah’ın bizim ne yapacağımızı bilip öğrenmesi olmadığını anlamamız gerekir. Allah ezeli ilmi ile zaten her şeyi bilmektedir. Ancak kul olarak neler yaptığımızı görüp bilebilmemiz için özgür irademiz ile hareket etmemiz gerekir. Dolayısıyla öğrenecek olan biziz; Allah değil. Bilmesi gereken, eylemlerinin ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmesi gereken insandır. Hesap günü insan kendi elleri ile yaptıkları sebebiyle yaptıklarını inkâr edemeyecek ve yaptıkları ya da yapmadıkları üzerinden hesaba çekilecektir.

Evrendeki yasaların belli bir düzen ve uyum içinde gerçekleşmesi, Allah’ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatları ile ilgilidir. Allah ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Gaybın bilgisi yalnızca Allah’a aittir. Hiçbir şey Allah’tan gizli değildir. Öyle ki Allah, insanların açıkladıklarından da kalplerinde sakladıklarından da haberdardır. Dolayısıyla Allah’ın her şeyin bilgisine sahip olması ile ilgili bir problem yoktur. Asıl problem Allah’ın ezeli bilgisinin insanların eylemleri üzerinde onların özgür iradesini devre dışı bırakacak şekilde zorlayıcı ve belirleyici olduğu iddiasındadır.

Meseleyi şu açıklama üzerinden özetlemek mümkündür: “Kuran’daki kader, İbn Teymiyye’nin deyimiyle, yaratılışla ilgili ontolojik bir kavramdır; din ve davranışla ilgili bir kavram değildir. Yine İbn Teymiyye’nin ifadesiyle kader, Allah’ın yaratış ve dileyişiyle ilgili bir kavramdır, buyrukları ve hoşnutluğu ile ilgili bir kavram değil. Biz bu ayrımı, bir satranç benzetmesi ile anlatıyoruz: Satrancı, varlık ve oluşun seyri olarak alıyor ve diyoruz ki: Satrancın nasıl oynanacağına ilişkin kuralları Allah koyar. Bizim orada kural koyma yetkimiz yoktur. Allah, satrancın galip veya mağlubunu önceden belirlemez, ilan etmez. Ama Allah, ezel ve ebedi kuşatan ilmiyle satrancın galip ve mağlubunu bilir. Beceriksiz oyuncunun yenilgi sebebi O’nun bilmesi değildir. Allah; varlık, iş ve oluşa ilişkin yasaları hem bilir, hem belirler; ama Allah, insanın fiillerine ilişkin sonuçları bilir ama belirlemez. Bilmesi O’nun tanrılığının bir gereği olduğu gibi, sonuçları belirlememesi de tanrılığın bir gereğidir. Fiillerimizin sonuçlarını bilmekle kalmayıp aynı zamanda belirlerse bu bizi sorumlu tutmamasını gerektirir. Hem belirler hem sorumlu tutarsa bu zulüm olur. Oysaki Allah zulümden arınmıştır.”

Kader kelimesinin Kuran ayetlerindeki kullanımı şu şekilde özetlenebilir: “Kuran’daki kader kavramı, iradeli bir varlık olan insanı mecbur ve mahkûm eden “hüküm” ve “yaratma” anlamında hiç kullanılmaz. “Ölçü, kıymet, değer, miktar, süre” anlamına gelen kader kelimesi, Kuran’da tüm türevleriyle birlikte kullanılır. Bunlardan 41 adedi fiil olarak gelir. Malum ve meçhul, çoğul ve tekil, geçişli ve geçişsiz olarak gelir. Her türlü zamire bitişir. Allah’a, insana ve eşyaya nisbet edilir. Bunlardan 90 adedi de isim ve mastar olarak gelir. Bunlar da Allah’a, insana ve eşyaya nisbet edilirler. Fakat ‘kader’ konusuyla ilintili olan kullanımların hiçbiri, insanın iradeli eylemlerine nisbet edilmez. Hepsi de insanın iradesi dışında kalan olaylar, olgular ve durumlar için kullanılır.”

Bu açıklamadan sonra kader kelimesinin, geçtiği bazı ayetlerde hangi anlamlarda geçtiği, şu örnekler üzerinden incelenmesi meselenin doğru anlaşılması ve değerlendirilmesi açısından önemlidir. Örneğin bir ayette Allah’ın gökten suyu belli bir ölçüye göre (bikaderin) indirmesini ifade etmek üzere kullanılan kader kelimesi bu ayette “ölçü, yasa” anlamında kullanılmıştır. Yine başka bir ayette benzer şekilde ve yakın bir anlamda insanın ana rahminde belli bir süreye kadar (ilâ kaderin) kalışını ifade etmek için kullanılan kader kelimesi burada da “süre, zaman ölçüsü” manasında kullanılmıştır. Başka bir ayette ise Allah tarafından peygamber olarak görevlendirilen Hz. Musa’nın, Allah’ın seçimi, tercihi ve hükmü anlamında kendisi için takdir edilen zamanın gelmesinin, kader kelimesi ile ifade edildiği görülmektedir. Bilindiği gibi peygamberlik insanın kendi iradesi ile tercih edebileceği bir görev ve sorumluluk değildir. Benzer şekilde başka ayetler de örnek olarak gösterilebilir.250 Örnek verilen ayetler Allah tarafından yaratılan evrende herhangi bir şeyin başıboş, gelişigüzel, ölçüsüz ve hesapsız olmadığı gerçeğine dikkat çekmekte ve Allah’ın takdirine iman etmenin bu anlamda bir iman olması gerektiğini açık bir şekilde göstermektedir.

Allah, kullarının seçimlerini önceden takdir ederek takdir ettiği seçimler sonucu ortaya çıkan rolleri dağıtmaz. Allah kullarına rolleri tanıtır ve kendileri için seçecekleri rollerini onların özgür iradelerine bırakır. Allah önce kulunu bir hükmüne mecbur edip sonra o hükmü sebebiyle kulunu sorumlu kılmaz. Allah, kullarını iyi ve kötü arasında seçim yapabilecek bir potansiyel üzerine yaratır. Fıtratına bu ayrımı yapabilecek yeteneği yerleştirir. Vahiy ve peygamberler göndererek kullarına gerçeği hatırlatır ve onları kötü ve çirkin olandan sakındırarak iyi ve güzel olana çağırır. Seçimi ise kuluna bırakır.

Allah iman ya da inkâr etmesi noktasında kulunu zorlamaz. Zorla ettirilmiş imanın değeri, zorla ettirilmiş inkârın da Allah katında sorumluluğu olmaz. Bu yüzden ayetlerde “Allah’ın sizin için dileyip takdir ettiklerini yapın” değil, Dilediğinizi yapın; nasıl olsa O yaptığınız her şeyi görmektedir.

Öğüt ve uyarı ancak ona kulak vererek dikkate almak ya da almamak arasında özgür iradesi ile seçim yapabilme imkânına sahip olan kişi için bir anlam ifade edebilir. Allah’ın önceden insanları inanan ve inkârcı olarak belirlediği düşünülen bir sistemde öğüt ve uyarının da bir anlam ve değeri olmayacaktır. Şayet insanın özgür iradesini ortadan kaldıran bir kader olsaydı iyilik ile kötülüğün, ceza ile mükâfatın, müjde ile uyarının, emirler ile yasakların hiçbir anlamı kalmayacağı gibi günahkâr olanların suçlu sayılıp kınanmalarının ya da hayra ve barışa yönelik iyilikler sergileyenlerin takdir edilmelerinin de bir değeri olmayacaktı. Allah insanı akıl, irade ve vicdan sahibi bir varlık olarak yarattığı ve ona özgür iradesi ile hareket etme ve seçme yeteneği verdiği için bu yeteneklerini kullanarak sorumluluğunu yerine getirmesini istiyor. Sorumluluğunu yerine getirerek duyarlı davrananları en başta rızası sonra da cennetleri ile müjdelerken, sorumsuz ve duyarsız davrananları ise azabı ve cehennem cezası ile uyarıyor. Görüldüğü gibi sistem son derece açık ve adil bir şekilde işliyor.

Meşhur âlim Hasan elBasri (ö.728), meşhur Kader Risalesi’nde söz konusu mesele ile ilgili şu gerçeklere dikkat çekiyordu: “Yüce Allah buyurdu: Açık ya da gizli, sizi mahcup edecek bir günaha yaklaşmayın! (En’am 151) Allah’ın yasakladığı Allah’tan değildir. Zira O hoşlanmadığından razı [olmaz], razı olduğundan da hoşnutsuz olmaz. Çünkü Yüce Allah der ki: Eğer küfür ve nankörlük ederseniz, unutmayın ki Allah size asla muhtaç değildir; ama o kullarının küfür ve nankörlüğünden razı değildir; fakat şükrederseniz, O sizden razı olur. (Zümer 7). Eğer küfür ve nankörlük Allah’ın kazası ve kaderi olsaydı, onu yapandan Allah razı olurdu. Önce kulunu bir hükme mecbur edip de, sonra kulunu mecbur ettiği o hükümden razı olmaması Allah’a yakışmaz. Haksızlık ve zulüm Allah’ın kaza/kaderi değildir. O’nun kaza/kaderi ortak iyiyi, adaleti, iyiliği, yakınlarla paylaşmayı emretmesi, her tür hayâsızlıktan, kötü olduğunda insanlığın ittifak ettiği şeylerden ve haddi aşmaktan nehyetmesidir.”

Şüphesiz insanın irade sahibi bir varlık olarak yaratılması Allah’ın takdiri dışında değildir. İnsanı diğer canlılara göre daha anlamlı ve değerli kılan şey de Allah’ın onun için takdir etmiş olduğu seçme hürriyetidir: “İnsana irade vermesi de Allah’ın takdiridir. İnsan iradesini kullandığı zaman, Allah’ın takdirine göre hareket etmiş olur. İşte bu yüzden, iradesinin alanına giren her hususta insanın kaderi seçmektir. Allah’ın insana seçme yeteneği anlamına gelen irade verdiğini kabul edip de, sonra insanın iradesini işlevsiz bırakıp, onun yerine Allah’ın seçtiğini söylemek abestir. Allah’ın takdirini asıl inkâr budur.

Allah’ın iradesi kayıtsız ve şartsız, insanın iradesi kayıtlı ve şartlıdır. İnsanın kayıtlı ve şartlı iradesi, Allah’ın kayıtsız ve şartsız iradesi dışında, ona paralel, ondan bağımsız bir irade değildir. İnsanın sınırlı iradesi, Allah’ın sınırsız iradesinin içinde yer alır. Bunun içindir ki ‘Allah dilemeseydi insan dileyemezdi’.

Fakat Allah insanın dilemesini dilemiştir. İnsan iradeli fiillerinden sorumludur. İnsanı fiillerinin öznesi olmaktan çıkarıp, kendisinden önce başka bir iradenin kendisi için dilediğini mecburen oynayan bir otomat olarak kabul eden bir düşüncenin adı “kadere iman” değil, olsa olsa “takdiri inkâr” olur. Böyle bir düşünce, insanın ahlaki sorumluluğunu yok eder. Ahlaki sorumluluk, ahlaki davranışın temelidir. O temel yıkılırsa, insandan sonuçlarını düşünerek davranmasını kimse bekleyemez. Dolayısıyla ödül ve cezanın, cennet ve cehennemin anlamı kalmaz. Bunların anlamı yoksa “ahirete imanın” zemini de yok olmuş olur.”

Bu noktada muhtemelen bazı Kuran meallerinde geçen “Allah dilediğine hidayet eder” ve “Allah dilediğini saptırır” şeklinde tercüme edilen ayetler akla gelecek ve “Madem Allah dilediğine hidayet edip dilediğini de saptırıyorsa bizim özgür irademizin ne işlevi var?” şekline bir soru sorulacaktır. Oysa ayetlerde geçen yehdî men yeşâ’ ve yudillu men yeşâ’ ibarelerini doğru anlamak son derece önemlidir:

“Allah’ın hilkati, Allah’ın bir şeyi yaratmasıdır. Allah’ın fıtratı, yarattığı türlere, fabrika ayarı gibi ilahi bir format atması ve bir yaratılış amacı tayin etmesidir. Allah’ın tesviyesi, yarattıklarını yaratılış amacıyla uyumlu hale getirmesidir. Allah’ın hidayeti, yarattıklarını, yaratılış amacına uygun bir yola yöneltmesidir. Burada hidayet’in “yöneltme” ile karşılanması işin püf noktasıdır. Zira “yöneltme” ile “iletme” farklıdır. İnsan gibi iradeli varlıklar için Allah’ın hidayeti, onu “ilahi bir vasıtaya” bindirip cennete kadar götürmek değildir. Ona doğru yolu göstermek, onu ucu cennete ulaşan bir yola yöneltmek, ama o yola girip girmemeyi kendi tercihine bırakmaktır.

Bu yüzdendir ki Kuran’da defalarca gelen yehdî men yeşâ’ ibareli ayetlerde yeşâ’ fiili iki özneyi de birlikte görecek bir yere yerleştirilmiştir (Nahl 93). Bu muhteşem bir konumlandırmadır. Yeşâ’ (diler/diliyor/dileyecek) fiilinin gördüğü iki özneden biri “dileyen insan” (men), diğeri “dileyen Allah” (gizli huve/O). Şu halde Allah’ın hidayetinin bu kalıpla geldiği tüm yerlerde doğru anlama “Allah dilediğine hidayet eder” değildir. Zira bu yeşâ’ fiilinin iki özneye bakan iki gözünden birini kör etmektir. Yeşâ’ fiilinin iki özneyi de gören bir çevirisi şöyle olur: “O dileyen kimseye/dilediği kimseye hidayet eder.” Bunun daha düzgün bir açılımı şudur: “O dileyen kimseye, hidayet etmeyi diler.”

Madem hidayet Allah’tan, dalalet Allah’tan değildir. Peki, Kuran’daki yudillu men yeşâ’ ibaresi geçen ayetleri nasıl anlayacağız? Asla, “Allah dilediğini saptırır” diye anlamayacağız. Zira Allah’ın muradı kullarını saptırmak değil, aksine doğru yola yöneltmektir. İçinde yehdî men yeşâ’ ibaresi geçen ayetlerdeki yeşâ’ fiilleri de iki özneyi gören bir şekilde yerleştirilmiştir. O halde bu ayetlerin söylediği hakikat şudur: “Allah sapmayı dileyenin sapmasına izin verir”. Zira Allah kimi saptıracağını beyan etmiştir: Allah yoldan sapmışlardan başkasını saptırmaz. (Bakara 26) Yeşâ’ fiilinin iki özneli konumunu tasdik eden çarpıcı ayetlerden biri şudur: Allah dileyen kimsenin sapmasını diler, kendisine yönelen kimseyi ise doğru yola yöneltir. (Rad 27)”253

Ayetlerden de görüldüğü gibi Allah’ın dilemesi kulun o konudaki istek ve yönelişi ile ilgilidir. Kişi hidayete ermek ister ve her türlü şirk ve çirkinlikten arınmış bir şekilde temiz bir kalp ile Allah’a yönelirse Allah da onun hidayetini nasip eder ve ondan razı olur. Sapmayı dileyen kişiden ise razı olmaz ama bu kişi sapkınlık konusunda ısrarcıysa, Allah da ona engel olmaz.

Kim ahiret kazancını elde etmek isterse, onun bu alandaki yatırım (şevkini) artırırız; kim de bu dünya kazancını elde etmek isterse, ona da onu veririz: ama onun ahirette bir payı olmaz. (Şura 20). Ayetten de görüldüğü gibi Allah’ın dilemesi kişinin talebi doğrultusundadır. Yine Allah’a yönelip yakarmanın bir ifadesi olan duanın karşılık bulması da kulun Allah’a yönelmesine bağlıdır: Eğer kullarım sana Benden soracak olurlarsa, iyi bilsinler ki Ben çok yakınım: Bana dua edenin çağrısına hemen karşılık veririm. Öyleyse onlar da Bana karşılık versinler ve Bana tam güvensinler ki, hak yoluna yöneltilsinler. (Bakara 186)

Artık iman ederseniz, sizin için hayırlı olur. (Nisa 170), Allah’ın davetçisine icabet edin! (Ahkaf 31), Rabbinizden gelen sınırsız bir bağışa erişmek için yarışın! (Hadid 21), Onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? (İnşikâk 20), Ey kitap ehli! Hakikate şahit olduğunuz halde niçin Allah’ın ayetlerine iman etmiyorsunuz? (Âli İmran 70), Kendi hayrınıza olarak, buna bir son verin. (Nisa 171), Düzüp koştuğunuz yalanları Allah’a isnat etmeyin! (Tâhâ 61), Meşru ölçünün dışında yetimin malına asla yaklaşmayın! (En’am 152; İsra 34), Zinaya yaklaşmayın! (İsra 32), Meşru karşılık dışında asla bir cana kıymayın! (İsra 33), Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın. (A’raf 56), Ayetlerimi az bir menfaat karşılığı satmayın! (Bakara 41), Bu, kendi ellerinizle yaptıklarınızın karşılığıdır. Unutma ki Allah’ın kullarına zulmetme ihtimali bulunmamaktadır! (Âli İmran 182) gibi ayetler ve yukarıda örnek verilenler gibi benzeri birçok ayet açık bir biçimde Allah’ın, inkârcı ve nankör olmayı kimsenin kaderi kılmadığını, kişi inkârda ısrar etmedikçe ve kendini gerçeğe kapatmaya şartlamadıkça kimsenin kalbinin mühürlemediğini, kişi sapmayı dilemedikçe ve sapkın kalmakta ısrar etmedikçe kimseyi saptırmadığını, insana vermiş olduğu özgür iradeyi yok saymadığını ve kişinin üzerinden sorumluluğu kaldırmadığını ortaya koymaktadır. Aksi türlüsü hem Allah’a iftira hem de bunca Kuran ayetini yok sayma anlamına gelecektir ki böyle bir tutum ve anlayışın kişiyi gerçeği inkâra sürüklemesi kaçınılmazdır.

Öte taraftan kendi ısrarı ve inadı sebebiyle fıtratını bozarak kalbini mühürlü hale getiren ya da gerçeği inkâr ederek görmezden gelen kişiler için hatadan dönme ve tövbe kapısı her zaman açıktır. Yeter ki bu tövbe, ölüm boğaza dayandığı anda yani son nefeste olmasın. Gerçekten gönülden gelen bir pişmanlık ve farkındalık ile yapılan tövbe hata ve günahların affedilmesi için ümit kapısıdır: Öyleyse günahlarınız sebebiyle O’ndan bağışlanma dileyin ve sonra da tövbe ve pişmanlık ile O’na yönelin. Şüphesiz benim Rabbim, (kendisine yönelen herkese) yakınlık gösterendir, (dualara) en güzel şekilde karşılık verendir. (Hud 61)

İnsanın özgür iradesini hiçe sayan bu tarz bir kader anlayışını ortaya çıkışı ve benimsetilmesinin arkasında tarihsel olarak siyasi nedenlere dayalı bir anlayış olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla konu ile ilgili tartışma ve anlaşmazlık teolojik boyutun ötesinde siyasi arka plana dayalıdır:

“Hz. Peygamber’den sonra Müslümanlar önce siyasi, sonra dini ve daha sonra da ilmi alanda yanlış istikamete sürüklenmişlerdir. Müslümanlar arasında siyasetten kaynaklanan çatışmaları değerlendirmekte zorlanan Müslüman zihin, geçmişi; yani sahabe ve tabiîn dönemini kutsayarak, siyasetten kaynaklanan bu iç savaşların faturasını kadere; yani Allah’a kesmiştir. Söz konusu olayların kader olduğunu ileri sürerek ideal nesilleri sorgulama alanının dışına çıkarmıştır. Yönetici sınıf bundan çok memnun olmuş, bu konudaki faaliyetleri desteklemiştir. Özellikle siyasi meşruiyet sıkıntısı çeken Emevi yönetiminin, hicri yılında Halife Ömer ibni Abdilazîz’in hadislerin toplanıp kayda geçirilmesi emrini vermesiyle Hz. Peygamber referanslı hadis borsası oluşturulmuştur. Bu demektir ki Hz. Peygamber’in vefatının ardından Arap siyasi kültürü, Benî Sa’ide’de254 devletin yönetimine ve dine el koymuştur.”