İslam’dan önce kadının durumu nasıldı? Cahiliyede kadınların hali nasıldı? İslam’dan önce kadının değeri nasıldı?

islam hatip hadi kadın eş peygamber

Antik Ortadoğu’da, kadınların toplumdaki konumlarının erkeklerden çok farklı olmadığı ancak yerleşik düzene geçildikten sonra bu durumun değişmeye başladığı tahmin edilmektedir. Zira bu yeni yaşam düzeni ile tarım, çiftçilik ve diğer şehir devletleriyle savaşlar artık yaşamın doğal parçası haline gelmiştir. “Erkeklerin üstün duruma geçmeye başlaması insanların yerleşik düzene geçmeye başlamasıyla düz orantılıdır. Bu yeni düzende savaşabilen, güvenlik ve koruma sağlayan erkek, yavaş yavaş daha üstün konuma geçmeye başlamıştır.”1

Hayvancılığın ve saban ile tarımın gelişmesiyle kadınların toplayıcı olarak katkıda bulunduğu yiyecek elde etme rollerinde azalma olmuş, ayrıca savaşların da etkisiyle kadınlara kıyasla daha fazla fiziksel güce sahip olan erkekler toplumda güç kazanmaya başlamıştır. “Kadınların yiyecek üretimindeki rollerinin azalması, askeri çekişmeler ve savaşlar erkek dominant toplumun yerleşmesini daha da hızlandırmıştır; zira savaşlar artık yaşam biçimine dönüşmüş ve erkekler savaşçı rolleri ile ön plana çıkmışlardır.” Erkeklere kadınları yönetme ve cezalandırma hakkının verildiği ilk örneklere, bilinen ilk yazılı kanunlar olan Asur kanunlarında rastlıyoruz. Bu metinde kocaya; karısının saçını çekme, kulaklarını kesme, dişlerini kızgın tuğla ile kırma gibi izinler verilmiştir. Bu dönemde kadınların evlere kapatılması da yaygın bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır.

Medeniyetin beşiği olarak görülen Atina’da kadınların tüm hayatları toplumdan yalıtılmış şekilde evlerinin sınırları içinde babalarının, kocalarının ya da erkek çocuklarının kontrolü altında geçerdi. On iki, on üç yaşına gelen kızların evlenmesi beklenirken, kızların kocalarını seçmesine izin verilmezdi. Evlilik, babanın izni ile yapılırdı ve boşanma tek yanlı olarak erkeğe verilmiş bir haktı. Miras, sadece erkek çocuğa bırakılır ancak erkek çocuk olmadığı durumda kız evlada kalırdı. Bu durumda da malların yönetimi ya kocada ya da vaside olurdu. Erkekler ve kadınlar ayrı ortamlarda ayrı hayatlar yaşar, erkekler ortak alanlarda yaşama özgürlüğüne sahipken ”saygıdeğer” kadınlar evlerinde oturur, ev işleri, çocuklar ve günlük işlerle ilgilenirlerdi. Evdeyken de sokaktan uzak odalarda yaşarlar, evlerinde bile genellikle yakın akraba erkekler dışında başka erkeklerle görüşmezlerdi. Dışarıda yapılması gereken işler daha çok köleler ve hizmetliler tarafından yapılırdı. Bir kadının alt sınıftan olduğu, teninin yanıklığından anlaşılırdı; üst sınıftaki kadınların tenleri beyaz olurdu. Belirli dini günler ve kutlamalar için dışarı çıktıklarında ise kendilerine hep eşlik edilirdi ve yabancı erkeklere gözükmezlerdi. Öte yandan fakir ailelerdeki kadınlar, çarşıda ve pazarda çalışıp aileye katkı sağladıklarından zengin kadınlardan daha kolay dışarı çıkabilirlerdi. Kadının en önemli görevi çocuk doğurmaktı. Kızlar için en uygun özellikler sessizlik ve itaatkarlıktı. Kadınların siyasal hakları da bulunmazdı, ne kadar soylu olurlarsa olsunlar siyasete karışamazlardı.

Hindistan bölgesinde de kadınlar için iç açıcı bir durum yoktu. Kadınlar ne miras alabilir ne de boşanabilirlerdi. Kadınların malını evlenmeden önce babaları, evlenince kocaları, dul kalınca ise oğulları kontrol ederdi. Kocası ölen kadınların yakılması binlerce yıl süren bir uygulama olarak bu bölgenin adeti olmuştu. Yakılmadan kurtulan dul kadınlar ise toplumda gözükemezdi, o kadar ki çocuklarının düğününe bile gidemezlerdi. Çin bölgesinde Hindistan’a benzer bir durum söz konusuydu. Diğer birçok kültürde olduğu gibi kadınlar, evlenmeden babalarının, evlendikten sonra kocalarının, kocaları vefat ettikten sonra oğullarının yönetimi altında yaşamak zorunda kalırlardı.

İslam’ın içine uydurulan hadislerle ve geleneğin dinselleştirilmesi suretiyle kadın karşıtı birçok unsur sokulduğu gibi hiç şüphesiz Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da benzeri süreçler yaşanmıştır. Bu kitapta, İslam için yaptığımız gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta neyin uydurma olduğunu belirlemeye çalışmayacağız; bunu Yahudi ve Hıristiyan teologlara bırakıyoruz. Sadece kadın karşıtı durumun bu dinlerin içine de girdiğiyle ilgili birkaç örnek vermekle yetineceğiz. Örneğin Yahudilikte kadının erkeğe göre ontolojik olarak daha düşük yaratıldığı, erkeği baştan çıkarıp Cennet’ten kovulmasına sebep olduğu söylenmekte, kadın sosyal hayattan dışlanmakta, erkeklerde olan hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmı kadınlara verilmemekte, kadın erkekler için tehlike olarak görülmekte ve kadının bu dünyadaki görevinin erkeğe yardım etmek olduğu ileri sürülmektedir. Ortodoks Yahudi erkeklerin, her sabah kalktıklarında, Allah’a, onları kadın olarak yaratmadığı için şükretmeleri, kadına biçilen değeri gösteren çarpıcı bir uygulamadır. Yahudi toplumun çoğunluğu için önemli bir kaynak olan Talmud’da, kadınlar aleyhine izahlara rastlamak mümkündür. Kimi hahamlar, kadınların tembel, kıskanç, kibirli, obur, dedikoducu, büyüye ve büyücülüğe yatkın olarak yaratılmış olduklarını ileri sürerler. Yine dini kaynak olarak kabul edilen ve evli olmayan erkek ve kadının bir arada olma sınırlarını belirleyen Yikud yasalarına göre bir erkeğin üç yaşından büyük bir kız çocuğu ile veya bir kadının dokuz yaşından büyük bir erkek çocuk ile yalnız kalması yasaktır; bu durumdan karıkoca, anneoğul, babakız, dedekız torun, büyükanneerkek torun istisnadır. Kız kardeş ve erkek kardeşin aynı evde yaşamamak kaydıyla, kısa süre için aynı ortamda olmasında sakınca yoktur. Bir adamın yabancı iki kadınla aynı ortamda kalması sakıncalıdır. Bir kadın evlatlık oğluyla dokuz yaşından sonra, bir erkek de evlatlık kızıyla üç yaşından sonra evde yalnız kalamaz.

Yukarıda örneklendirilen Yahudilikteki kadınlar ile ilgili yaklaşımın, birçok açıdan aynısı veya benzeri “İsrailiyat” ile İslam’a girdiğinden, İslam’daki yanlış kadın algısının oluşmasında İsrailiyatın özel bir önemi mevcuttur.

Yahudilikten sonra Hıristiyanlık dininin ilk dönemlerinde kadınlarla erkekler arasında bir ayrım uygulanmazken, zaman içinde bu durum değişmiş ve kadınlar toplumun ikinci sınıf vatandaşları olarak yaşamaya zorlanmışlardır. Bunun en önemli sebebinin Hıristiyanlığın yayıldığı bölgelerdeki yerleşik kültürlerin bu dinin içine sızması olduğu kanaatindeyiz. Hz. İsa’nın yaşadığı dönem incelendiğinde, kadınların da erkek inananlar gibi dini yaymada aktif rol aldıklarını görüyoruz. Yeni Ahit’ten Hz. İsa’nın 72 öğrencisi olduğunu ve bunlardan bazılarının kadın olduğunu anlıyoruz. Zira Yeni Ahit’te; Hz. İsa’nın annesi Meryem, teyzesi, Klopas’ın karısı Meryem, Yakup ve Yose’nin annesi Meryem, Mecdelli Meryem ve Salome, Hirodes’in kahyası Kuza’nın karısı Yohanna, Suzanna29, Mary, Marta gibi kadın isimleri anılır ve bunlar Hz. İsa’nın öğrencileri olarak tanımlanır. Bu kadınlar, Hz. İsa ile şehirden şehre gezer ve dini tebliğ ederlerdi. Bunlara ek olarak adı anılmayan birçok kadın olduğunu yine Kutsal Kitap’tan öğreniyoruz. İlk dönem Hıristiyanlıkta, kadınlar papaz yardımcılığı yapar, o dönemde henüz kiliseler kurulmamış olduğundan kendi evlerinde ayinler düzenler ve misyonerlik de yaparlardı. Günümüzün en önemli Hıristiyanlık uzmanlarından Bart D. Ehrman da Lost Christianities adlı kitabında, kadın düşmanı söylemlerin bugünkü Hıristiyanlığın oluşmasında en önemli rolü oynayan Pavlus’a ait olmadığını, Pavlus’un kilisesinde kadınların sanıldığından daha aktif olduklarını, ancak zaman içinde kadınların aleyhine olan hükümlerin Pavlus adına metne eklendiğini ileri sürmektedir. Böylece sonraki dönemlerde kadınların kamusal alandan dışlanmaları süreci yaşanmıştır. Bugün Yeni Ahit olarak kabul ettiğimiz metnin ne oranda orijinalliğini koruduğu da başka bir tartışma konusudur. Biz, bu kitapta, bu iddiaların doğruluk derecesiyle ilgili bir iddiada bulunmuyoruz fakat ilk dönem Hıristiyanlığa nazaran kadınların sosyal hayattaki aktifliğinin sonradan kısıtlandığını rahatlıkla ifade edebiliriz.

Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda yayılma döneminde, ilk başlarda dinin tebliğinde aktif rol alan ve sosyal hayatın içinde erkeklerle beraber yaşayan kadınlar, Hıristiyanlığın 391 yılında resmi din ilan edilmesiyle birlikte bu haklarını kaybetmeye başlamışlardır. Roma’nın imkanlarına kavuşan Hıristiyanlar, kadınları evlere kapatmaya, kamusal alandan dışlamaya başlamışlardır. Böylece Kilise’de de erkek egemen bir yapı oluşmaya başlamıştır. Bu bağlamda, örneğin Tertullian, Ambrose ve Augustine gibi kilise babaları, kadınları aşağı varlıklar olarak görmüş, günahkarlığın ve ahlaksızlığın sebebi olan şeytansı varlıklar olarak tasvir etmişlerdir. Tertullian (160-220) kadınları “şeytanın kapısı” olarak tanımlamıştır. Aynı zamanda kadınların kilisede konuşmamaları gerektiğini ve rahiplik ile ilgili işlerle uğraşmamaları gerektiğini ileri sürmüştür. Ambrose (337-397) da kadını, erkeğin yanlış eylemde bulunmasının sebebi olarak görmüş ve erkeklerin kadınlardan üstün yaratıldığını savunmuştur. Aziz Augustine (354-430) de kadınları erkeklerin yardımcıları olarak görmüştür. Kadının neden yaratılmış olduğunu anlamadığını söyleyen Augustine’e göre erkeğe yardımcı olarak bir başka erkeğin yaratılması daha iyi olurdu ancak bu durumda yeni nesillerin üremesi mümkün olamayacağından, bu görev için kadının yaratılması gerekliydi.

5. yüzyılda toplanan Makon Konsili’nde, kadının ruhunun olup olmadığının tartışılmış olması da enteresan bir tarihsel vakadır.

Tarihin ilk kayıt altına alınmaya başladığı dönemlerden itibaren, kısa süreli kısmi düzelmeler ve her toplumda istisnai durumlar olmuş olsa bile, kadınların toplumdaki konumlarının hemen hemen hiç değişmediğini, hep erkek kontrolünde olduklarını, en önemli görevlerinin çocuk doğurmak, büyütmek ve kocalarına itaat etmek olduğunu görüyoruz. Bu durum, Kuran’ın vahyedilmeye başlandığı 610 yılında, Yahudi ve Hıristiyan toplumlarının da yaşadığı Ortadoğu ve Akdeniz bölgesinde de aynıydı. O dönem Arap toplumundaki üst sınıfın kadınları, belli bir ölçüde saygınlığa sahip olsalar da, genel olarak kız çocuğunun doğumu pek hoş karşılanmazdı. Kız çocukları; fazla işe yaramayan, beslenmeleri, büyütülmeleri ve korunmaları ailelerine yük olan varlıklar olarak kabul edilmekteydiler. Hatta bilindiği gibi bazı yeni doğan kız çocuklarının toprağa gömülmesi de uygulanan adetler arasındaydı (Tekvir 89). Kız çocuklarının erkekler gibi savaşamamaları ve ekonomik faaliyetlerde bulunamamaları, kızların tercih edilmemesinin en önemli nedenleri arasındaydı. Savaşan, ganimetten pay alan ve malı koruyanlar erkekler olduğundan mirastan onlar pay alır, bu tip alanlarda pek var olmayan kadınların çoğu mirastan pay alamaz, daha da beteri kendileri miras olarak paylaştırılırdı.

Kadınlar için olumsuz bir tablonun hakim olduğu zaman ve yerde vahyedilen Kuran, kadınların hak ve özgürlüklerini, kişisel tercihten ve belli bir sınıfa ait olmaktan çıkararak, dini ve hukuki boyutta garanti altına almış, toplumun hangi sınıfından gelirse gelsinler tüm kadınları özgürleştirmiş ve erkeğin adeta kölesi oldukları bir konumdan çıkarmıştır. Bu, çok büyük bir devrimdir.