İsraliyat nedir? Hadis kültüründe israliyat nedir? İsraliyatın hadislere etkileri neler?

islam huzur barış inanç allah kuran

Rivayet kültürünün oluşması ve Peygamberimiz adına uydurulan hadislerin ortaya çıkmasında İsrâiliyat kültürünün çok köklü etkileri olduğu görülmektedir. Doğrusu Yahudi ve Hıristiyan kaynaklı kıssa ve öğretilerin Peygamberimizden önce Arap yarımadasına göç etmiş olan Yahudi ve Hıristiyanlar üzerinden Arap kültürünün içine karışmış olduğu bilinmektedir. Özellikle miladi yetmiş yılında Roma İmparatorluğu’nun baskılarından kaçan Yahudiler, Arap yarımadasına büyük bir göç gerçekleştirmiş, sadece göç etmekle kalmayan Yahudiler, dini kitaplarına dayalı kültürlerini, peygamberlerden ve din adamlarından geldiği kabul edilen bilgi ve kabullerini de beraberlerinde getirmiş, Yahudi kültürü, bedevi ve cahil olmaları sebebiyle sınırlı ve yetersiz bir kültüre sahip olan Araplar üzerinde ciddi anlamda etkili hale gelmişti. Kuran’ın Peygamberimize vahyedilmesi ile İslam inancı yayılmaya ve yavaş yavaş hâkim inanç haline gelmeye başladıysa da özellikle Medine ve civarındaki Yahudiler başta olmak üzere Yahudi kültürüne sahip bazı ilim ve din adamlarının İslam’a girmeleri ve bu kişilerin Müslümanlar nazarında önemli ve hatırı sayılır bir konumlarının olması gibi sebeplerden dolayı zaten bu kültüre çok da yabancı olmayan kişilerin de etkisiyle İsrâiliyat kültürü, İslami inanç ve kültürünü geniş ve kapsamlı bir şekilde etkisi altına almayı başarmıştı.

Bu etkinin derin izleri daha sonradan hadis ve tefsir çalışmalarında da hissedilir şekilde ortaya çıkacaktı. Çünkü bu çalışmaların derlenme dönemi, İsrâiliyat kaynaklı birçok uydurmanın İslami kimlik kazanmış olarak Müslümanlar arasından yaygınlaştığı bir döneme denk gelmekteydi. Dolayısıyla bu çalışmalar da İsrâiliyat kaynaklı birçok yalan ve batıl inanç ve iddianın büyük ölçüde etkisinde kalmışlardı:

“Tefsir ve hadis, Ehli Kitabın yalan ve batıl şeyleri ihtiva eden kültürlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. İsrailiyyatın bu etkide çok kötü bir payı vardır. Şöyle ki, halk bunları adeta bir tutkuyla benimsemiş bazı seçkin zevat da içlerinde apaçık yalan ve saçmalıklar bulunan bu hikâyeleri kabul ederek nakletmişlerdi. Bu öylesine vahim bir durumdu ki, neredeyse pek çok Müslüman’ın akidesinin bozulmasına sebebiyet verecek ve İslam’ı düşmanları nazarında hurafe ve saçmalıklar dini olarak gösterecek noktaya gelmişti… Tâbiîn döneminde ise hadis uydurmacılığı çoğaldı. Resulullah adına hadis uyduranlar yaygınlaştı… Tabeu’ttâbiîn döneminde ise hadis uydurma hareketi korkunç bir safhaya ulaştı. Bidatçilerin heveslerine ve sapık çekişmelere hizmet eden pek çok asılsız rivayet tefsir ve hadise girdi.”

Meşhur tarihçi, sosyolog, filozof, siyaset ve devlet adamı İbn Haldun (ö.1406) da Mukaddime isimli meşhur çalışmasında, İsrâiliyat kaynaklı uydurmaların İslam kültürüne ve klasik kitaplara girişine dikkat çekmiş ve şöyle söylemiştir: “Mütekaddimîn denilen ilk evvelki âlimler bu konuya dair olan rivayetleri topladılar ve kitaplara koyup muhafaza ettiler. Ancak onların kitapları ve nakilleri, rivayetlerin çürük ve merdut (reddedilmiş) olanlarını da sağlam ve makbul olanlarını da içine alıyordu. Bunların eserlerinde doğru ve reddedilenlerin ayırt edilmeden toplanmış olmasının sebebi şudur: Araplar semavî kitapları (Ehli Kitap) olmayan bir milletti. Onlar, bedevilikte kalmışlar, okuma ve yazma bilmiyorlardı. Kâinatın sebepleri, hilkatin başlangıcı ve vücudun sırları gibi herkesin bilmek istediği şeyleri öğrenmek istedikleri zaman, kitap ehilleri olan Yahudilere ve dinlerinde onlara tâbi olmuş Hıristiyanlara başvuruyorlardı. O çağda Araplar arasında yaşayan Tevrat ehli, Araplar gibi göçebe bir hayat yaşıyordu. Tevrat ehlinden olan avam ne biliyorsa, Arapların başvurdukları bu kimseler dahi ancak o derecede bilgi sahibi idiler. Tevrat ehlinin çoğu Yahudi dinini kabul etmiş olan Himyer Arapları idi. Bunlar İslamiyet’i kabul ettikten sonra da İslam şeriatı hükümleriyle hiç de ilgisi olmayan eski bildiklerini muhafaza ettiler; bunların bildikleri hilkate, olağanüstü hâl ve olaylara, büyük savaş, kargaşalık ve fitnelere dair şeylerdi. Bunlardan Kâ’bu’l Ahbar, Vehb bin Münebbih, Abdullah bin Selâm ve bunların benzerleri Tevrat ehlinin ileri gelen bilginlerindendi. Bunun bir sonucu olarak şer’î hükümlerle ilgisi olmayan haberlerle tefsir kitapları dolduruldu. Bu bilgiler yalnız bu Yahudi bilginlerine dayanan isnatlar nakledildi. Bu haberler herhangi bir vasıta ile Hz. Peygamber’den nakledilmeden yalnız bu Tevrat mensuplarından rivayet edilmiştir. Mucibince amel edilmesi sebebiyle sıhhat ve mevsukiyeti araştırılan şer’î hükümler cinsinden de olmadığı için müfessirler bu hususa ve isrâiliyat konusuna göz yumuyor ve tefsir kitaplarını bu çeşit nakiller, kıssalar ve masallar ile dolduruyordu. Bu gibi şeylerin kökü, çölde ikamet edip bu konuda yaptıkları nakillerin mahiyet ve hakikatini bilmeyen Tevrat ehlinde ve Yahudilerdedir. Durum bu olmakla beraber yine de onların yani Yahudi asıllı Müslümanların şöhretleri yaygın ve kıymetleri büyüktü. Bu da din ve şeriat itibarıyla hâiz oldukları mevkilerinden ileri geliyordu. Bunun için, o günlerde yaptıkları nakiller ve tefsirler hiç araştırılmadan, doğruluğu tartışılmadan hemen kabul edilmişti.”