Libya’nın Tarihi

   

Giriş

Libya adı İslâm literatüründe kullanılan bir isim değildir. Müslüman olmadan çok önceden iti-baren ilk defa Yunanlılar tarafından bölge için kullanılan adlardan biri olmakla beraber, esas itibariyle “Trablus” veya “Trablus ve Bengâzî” kullanılmıştır. Libya adı da kullanıldığında, gü-nümüzdeki gibi ülkenin tamamı için değil, ba-tısını teşkil eden Trablus bölgesinin adı olarak kullanılmıştır. Trablusu’l-Garb, (Osmanlıcada:) Trablus-i Garb ve Trablusgarp adları ise buranın Suriye-Lübnan’daki (Doğu)Trablus’tan ayrılma-sını sağlamak içindir.

Libya adının, bölgenin ilk yerleşimcilerinden Berberî Levâte kabilesinin adının değişiminden geldiği tahmin edilmektedir. Libya’nın ilk yerli ahâlisi olan Lîbîler hakkında yeterli bilgi bulun-mamakla beraber, bunların Berberî Levâte’nin atası olduğu ileri sürülmektedir.

Doğu bölgesinde yer alan Bengâzi’nin antik dönemden gelen adı ise Sirenaika’dır. Ülkenin günümüzdeki resmî adı “el-Cemâhîriyyetu’l-‘Arabiy ye tu’l – L îbiy ye tu’ş -Ş a‘biy ye tu’l – ıştirâkiyyetu’l-‘Uzmâ”dır. Büyük Libya Arap Halk Sosyalist Cemâhîriyyesi.

Libya, Afrika kıtasında yer alan ülkeler içinde Sudan, Cezayir ve Kongo’dan sonra, 1.759.540 kilometrekare ile en büyük yüzölçümüne sahip ülkedir. Kuzeybatısında Tunus, batısında Ceza-yir, güneyinde Nijer ve Çad, güneydoğusunda Sudan, doğusunda ise Mısır ile komşudur.

Libya’nın Tarihi

Antik Dönem

Batıda yer alan Trablus, bölgeye ticarî amaçla gelen Fenikeliler tarafından kurulmuş ve bölge M.Ö. V. yüzyılda Kartaca’ya bağlanmıştır. Binga-zi ise M.Ö. 630 yılında bölgeye gelen Yunanlılar tarafından kurulan antik Siren şehrinin kurulma-sıyla ortaya çıkmıştır. Tarih içinde ülkenin doğu-su Mısır ile, batısı ise Tunus ile ilişkideydi. M.Ö. 146’da Romalılar Kartaca’yı yıkarak tüm Kuzey Afrika’yı ele geçirdiler. İzleyen yüzyıllarda bölge önemli gelişmeler yaşadıysa da uzun süren Ber-berî saldırılarıyla zayıflayarak 430’da Vandallar’ın işgaline uğradı; ülkenin fakirleşmesi Bizanslıların işgalini ve hâkimiyetini kolaylaştırdı (535).

İslâmî Dönem

Hz. Ömer devrinde ‘Amr b. ‘Âs komutasında Mısır’ı fetheden İslâm ordusu (642) Libya ve Tunus’taki Bizans hâkimiyetine son vermek üze-re bölgeye yöneldi ve önce (Berka) Sirenaika ele geçirilerek Levâte kabilesi cizye karşılığı yerin-de bırakıldı, Müslümanların Trablus’a saldırıları durmadı, nihayet 647’de Bizanslılar yenildi.

707’de Mûsâ b. Nusayr’in Afrika valiliği zamanın-da Afrika’daki İslâm fetihleri tamamlandı ve bu-rası tarihte ilk defa İfrîkiyye (Tunus ve Trablus), el-Mağribu’l-Avsat (Cezayir) ve el-Mağribu’l-Aksâ (Fas) adlarıyla üç bölgeye ayrılıp her birine âmiller gönderildi.

Kuzey Afrika’da sonu gelmeyen ayaklanmalara bir çare olması için Halife Harûnurreşîd İfrîkiy-ye valiliğine, veraset yoluyla çocuklarına geç-mek üzere emirlerinden Ağleb b. Sâlim’in oğlu İbrâhim b. Ağleb’i tayin etti. Böylece Libya’da Ağlebîler dönemi başlamış oldu (800). Sağlanan güvenlik ortamının yardımıyla bölge gelişmeye başladı. Tunus ve Trablus’u 908’e kadar yöneten Ağlebîlerin hükümranlığına Fâtimîler, burada kendi devletlerini kurarak son verdiler. Bu son iki dönemde de isyanların ardı arkası kesilmedi. 972’de Fâtimîlerin başsehri Mısır’a taşınarak İf-rîkiyye ve Mağrib valiliği Sanhâce kabilesine ve-rildi. Sanhâceler bölgenin Fâtimîlere bağlılığını sağlamaya çalıştılar. Bulukkin b. Zîrî ile başlayan Sanhâceler zamanı Berberîlerin İfrîkiyye’de güç-lü oldukları bir dönem oldu; bu güce dayanarak Zîrîler 1049’da, Fâtimîler’e karşı çıkarak Abbâsî-lere bağlandılar ve bölgede Mâlikî mezhebi yayıl-maya başladı. Halife Mustansır Billâh’ın uygula-malarıyla Berberîler çok rahatsız edildiler ve et-kinliklerini yitirdiler. 1160 yılında Libya’yı Sicilya adına yönetmekte olan Yahyâ b. Matrûh aynı yıl Mağrib’de kurulan Muvahhidler Devletine bağ-ladı. 1207-1323 yılları arasında İfrîkiyye Hafsîler hânedanının yönetiminde kaldı. İç karışıklıklar bitmek bilmiyordu; Trablus birkaç defa el de-ğiştirdi. 1327’de Berberî kökenli Ammâroğulla-rı hânedanının temeli atıldı. 1355’te ise Ceneviz Amirali Philippo Doria Trablusgarb’ı ele geçirdi ve beş ay elinde tuttuktan sonra Merînîlere sattı.

İspanyollar, Endülüsteki Müslüman şehirlerini birer birer ele geçirdikleri gibi güçlerini Kuzey Afrika’ya yönelterek buradaki şehirleri de zap-tetmeye başladılar. V. Ferdinand’ın gönderdiği ordu tarafından 1510’da Trablus Hafsîlerden alı-narak halkın bir kısmı kılıçtan geçirilip kalanları da şehir merkezinden uzaklaştırıldı. Bunu izle-yen Şarlken zamanında halkın şartlı olarak şehre dönmesine izin verildiyse de 1534’te Barbaros Hayreddin Paşa tarafından buraların ele geçiril-mesine engel olamadılar. Yine de Şarlken şehre tekrar saldırıp geri alarak Hıristiyan din adamla-rına devretti. 1551’de şehir Turgut Reis ve Kap-tanıderyâ Sinan Paşa tarafından alınıp Osmanlı Devletinin topraklarına katıldı.

Evlad-ı Muhammed’in elindeki güneydeki Fizan Bölgesi ise 1577’de Osmanlı Devletinin toprakla-rına katılmıştır.

Osmanlılar Dönemi

Osmanlılar’ın Kuzey Afrika’ya ilgileri XV. yüz-yılda başladı. Ama İspanyol işgalinden kurta-rılmaları için Trablusgarblılar ilk defa 1510’da, ikinci defa da 1519’da İstanbul’a bir heyet gön-dererek yardım istediler. Nihayet,Osmanlıların Akdeniz’de ağırlıklarını iyice hissettirdikleri bir dönemde Turgut Reis’in gayretleriyle 15 Ağustos 1551’de Trablus ele geçirildi.

Osmanlı Devleti için Trablus Ocağının da bulun-duğu Garp Ocakları, İmparatorluğun ve İslâm dünyasının savunmasında ileri bir karakol sayı-lıyordu.

Tamamen Türk kökenli olan yeniçeri ve leventler savaşlarda İstanbul’dan gelen emirlere göre dev-letin destekçisi olmakla yükümlüydüler. Ayrıca ilke olarak evlenmemeleri gereken yeniçerilerin yerli kadınlarla evlenmelerinden doğan erkek çocuklarının “kuloğlu” adı verilen bir Türk-Arap karışımı nesil meydana çıkarması da kaynaşma-ya önemli katkıda bulunmuştur.

Libyalı meşhur tarihçi İbn Galbûn’a göre, bölge-ye Türk hakimiyetiyle birlikte refah ve huzur or-tamı gelmiş, Turgut Reis’in beylerbeyliği yılların-da (1553-1565) Trablus şehrinin nüfusu artmış ve halkı zenginleşmiştir.

XVI. yüzyılın değişen ekonomik dengeleri, Libya’nın İstanbul’dan değil de ağırlıklı olarak ye-rinden yönetilmesini gerektiriyordu. Böylece bey-lerbeyilerle ocaklıların temsilcisi konumundaki “dayı”lar arasında bir denge oluşmaya başladı. Artık yönetim ağırlıklı olarak dayıların elindey-di. İç karışıklıkların bastırılmasında İstanbul’daki merkezî hükûmetten ziyade dayılar etkili olduğu gibi, İngiliz, Fransız ve İspanyol hükûmetleri de bölgedeki ticarî gemilerinin korunması için doğ-rudan dayılarla anlaşmalar yapmaya başladı. Bu sürecin sonucu olarak 1711’de dayılığa gelen Ka-ramanlı Ahmed Bey, Osmanlı Devleti’nin şekilde kalmış olan beylerbeyi gönderme uygulamasını sona erdirdi ve dayılık babadan oğula geçen bir uygulama oldu. Karamanlı iç ve dış politikaların-da oldukça bağımsızdı.

XVII. yüzyılda Osmanlı merkezî idaresinin eyâ-letler üzerindeki kontrolü zayıflamaya başladı. Ayrıca 1793’ten itibaren Karamanlı ailesi içinde iktidar çekişmeleri artınca Trablus’un gücü za-yıfladı.

XIX. yüzyılın başlarında İsveç, Amerika, Sardun-ya, Napoli, İngiltere ve Fransa ile çıkan çatışmalar sonunda Trablus’un aldığı haraçlar ortadan kalk-tı. Ayrıca adı geçen devletlerin silah gücü yüksek modern gemileri de vardı. Ekonomik durumu çok zayıflayan Trablus’un içişlerini İngiliz, Fran-sız ve Sardunya konsolosları yönetir hâle gelmiş-ti. 1802’de Amerika ile yapılan savaş ve Mısır’a saldırdığında Fransa’yı tutması eyaletin gücünü iyice zayıflatmıştı. Şehrin ileri gelenleri 1832’de İstanbul’a başvurarak Karamanlı ailesinin vali-likten uzaklaştırılmasını talep etti. 1856’ya kadar süren çatışma ve isyanların ardından ikinci Kara-manlılar devri denen dönem başladı.

1864’te Trablusgarp vilâyet, 1877’de Bingazi ayrı bir sancak oldu. 1800’lerin başlarında ilk matbaa kuruldu ve ilk gazete yayımlandı. 1899’da Fünun ve Sanayi Mektebi kuruldu. 1911’deki İtalyan iş-galine kadar Trablusgarp ve Bingazi’ye borular-la su getirilmiş ve kıyılar açılmıştı. İstanbul ile telgraf bağlantısı sağlanmıştı. Bir ziraat okulu ve 160 ilkokul açılmıştı. 1908’de Trablus’un nüfusu 32.000, Libya’nınki ise 500-600 bin dolayınday-dı.

1878’de Osmanlı Devleti’nin Rusya’ya yenilmesi ve arkasından Tunus’un Fransa (1881), Mısır’ın da İngiltere (1882) tarafından işgali, Afrika’nın tamamıyla paylaşılması pazarlıkları çerçevesin-de Libya’nın talipleri arasında yeni tartışmalara yol açtı. Osmanlı Devleti bu durum için, bölge-nin silahlandırılması dahil bir çok tedbirler alı-yordu. Bu arada ileriye yönelik bir tedbir olarak bölgenin ileri gelenlerinden ve Medeniyye Tari-katından Şeyh Zâfir, kendisine danışılmak üzere İstanbul’a çağrıldı; bütün ileri gelenlerin oğulla-rı İstanbul’da açılan aşiret mektebine aldırılarak bağlılıkları güçlendirilmeye çalışıldı. Senûsiye Tarikatı da Osmanlı Devleti’ne bağlılığını açık-ladı.

1908 Osmanlı Meclisi’ne, Mustafa Efendi (Hums), Ömer Mansur Paşa ve Yûsuf Şetvân Bey (Binga-zi), Ferhâd Bey, Sâdik Bey ve Naci Bey (Trablus-garp), Câmi Bey (Fizan) ve Süleymân el-Bârûnî (Cebel-i Garbî) milletvekili olarak katılmışlardır.

1911-1951 Arası Siyasî Durum (İtalyan ve İngiliz Yönetimleri)

Osmanlı Devleti’nin topraklarından, İngiltere ve Fransa’nın dışında pay almak isteyen üçüncü bir Avrupa Devleti, ilk defa 18 Haziran 1878’de toplanan Berlin Kongresi’nde devreye girmiştir. 1869’dan itibaren İtalyan Krallığı, Libya’yı eski Roma İmparatorluğu’nun Mare Nostrum’u (ken-di denizi) ve Akdeniz’i de doğal bir gelişme alanı saymıştır. Fransa’nın Cezayir’e yerleşmesine kar-şılık kendileri de Tunus’u ele geçirmeye kalkış-mışlar ama Osmanlı Hükumetinin sert çıkışıyla karşılaşmışlardı. Yine de Tunus’a barış yoluyla girerek, demiryolları ile telgraf hatları çekmişler,bankalar açmışlar ve oradaki nüfuslarını artır-mışlardır. İtalyan kültürünün Tunus’a yerleştiril-mesine çalışmışlardır. Ancak Berlin Kongresi’nde İngilizler tarafından İtalyanlara Libya konusunda bazı muğlak ifadelerle vaadlerde bulunulmuştur. Bunun üzerine İtalyanlar, zaten kendi jeopoli-tik çevreleri içindeki Trablusgarp ve Bingazi ile ticarî ve kültürel bakımlardan yakından ilgilen-mişler, buralarda dinî misyonerlerin yönettiği hastaneler ve okulların yanısıra ayrıca bankalar ve ticarethaneler açmışlar ve kapitülasyon imti-yazlarından faydalanarak ülkenin her tarafında-ki etkilerini artırmaya çalışmışlardır. Şehirlerde Arap gençleri, Türkçe’den daha büyük kolaylık-larla İtalyanca öğrenmekte ve İtalyan hayat tarzı-nı daha çekici bulmaktaydılar.

Buna karşılık Osmanlı Valileri, bu sinsi nüfuz ha-reketinin farkına vararak mücadele etmişlerdir. Tam bu noktada, Senûsî hareketi kendini göste-rerek dinî duyguların yayılması amacının dışında Libya çöllerinde ekonomik ve sosyal canlanma açısından da çok etkili olmuştur.

1911 Ağustos ayında İtalya’nın, Trablusgarp ve Bingazi üzerindeki niyetleri Avrupa basınına sız-dığı halde Bâbı Âlî bu durumu kabul etmemişti. İtalya’nın kötü niyetini bilmekle beraber Babı Âlî böyle bir şeye ihtimal vermiyordu. Yine de Der-ne adlı bir yük gemisine yüklenen yirmi beş bin mavzer, işgalden sadece üç gün önce limana bo-şaltılmıştı.

Konumuz olmadığı için ayrıntısına girmeyece-ğimiz bir sürecin sonunda Libya, sahillerinden itibaren 29 Eylül 1911’de işgal edilmeye başlan-mıştır.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde İtalya, çok kan dökmesine rağmen Libya’nın ancak sahil kesim-lerinde tam anlamıyla hakim durumdadır ve top-lam 80.000 askeri vardır. Bundan sonraki İtalyan tutumunu yansıtan bazı kritik olaylar şunlardır. 1919’da İtalyan Hükumetiyle Trabluslu direniş-çilerin yaptığı anlaşmaya göre yeni bir Anayasa hazırlanıyordu. Buna göre Trablus halkına yeni bir meclis, İtalyan vatandaşlığı ve vergilerden muafiyet gibi bazı imtiyazlar tanınıyordu.

1922 Ekiminde Mussolini’nin iktidara geçisiyle birlikte İtalyanların Libya’ya karşı tutumları da-ha sertleşmiştir. 1932’ye kadar Libyalı mücahit-lerin verdiği mücadele umutsuz bir çetecilik, bir yıpratma ve yıldırma savaşı niteliğinde geçmiştir. 1911’den beri süren bu şerefli mücadelede Ömer Muhtar müstesna bir yere sahiptir.

İlginç bir nokta da, İtalyan askerlerinin baskın-ları esnasında, iklim şartlarına daha alışkın olan Eritreli (Habeşistan) askerleri de Libyalılara karşı

Libya’da bir türlü tam hakimiyet kuramayan İtalyanlar değişik yollara başvuruyorlardı. Ör-neğin, Graziani es-Senûsî Zaviyelerini kapatıp, şeyhlerini İtalya’daki Issız Ustica Adasına sür-müş, mallarına el koymuştur. Kabilelerin müca-hitlerle ilişkisini kesmek için onları çoluk çocuk ve hayvanlarıyla birlikte etrafı tel örgüyle çevril-miş kamplara toplatmıştır (Sirte’de 80.000 insan ve 60.000 baş hayvan bir kampa toplanmıştı). İtalyanlar Libya’da iç harbin bittiğini 1932’de kayda geçirmişlerdir. Bundan sonra İtalyanların Libya’yı kolonileştirme faaliyetleri büyük bir hız-la başlamıştır.

Aslında, karaya çıktıkları günden itibaren İtal-yanların ilk işi toprak rejimine el koymak ol-muştur. İlk İtalyan ziraî kolonileri de Osmanlı ve yerli mücahitlerin kurşunları altında ku-rulmuştur. Mussolini’ye kadar Trablusgarp ve Bingazi Osmanlı zamanındaki gibi yönetilirken Mussolini’den sonra durum değişmiş ve bu şe-hirler, İtalyan Sömürgeler Bakanlığı’nca atanan valilerce yönetilmeye başlanmıştı. Böylece her türlü kolonizasyon ile ilgili yönetmelik ve ta-limatlar yayınlamak kolaylaşmıştır. Göçebe ve bedevî halka karşı etkisizleştirme politikası uy-gulanıyordu. Nüfus cüzdanı verilerek kontrol altına alınıyorlar, ellerindeki silahlar toplanıyor-du. Verimli arazilerden kovuluyorlar, verimsiz kısımlarda iskâna mecbur ediliyorlardı. Bunların sonucunda sadece Bingazi bölgesinden 20.000 kadar Libyalı Mısır, Sudan ve Orta Afrika’ya göç etmek zorunda kalmıştır.

Libya yerlilerinden oluşturulan askerî birliklerde bedevîlere yüksek seviyede bir yaşama imkanı sağlanıyordu. Libya’yı işgal ederken Eritre’den getirdikleri askerleri kullandıkları gibi bu de-fa 1936-1937 Habeşistan Harbi’nde Libya’dan gönderilen önemli sayıda Libyalı yerli birliklerin yararlılıkları Trablus’u ziyaretlerinde İslâm Kılı-cını (Seyful-ıslâm) kılıcı kuşanan Mussolini’nin nutkunda, o askerlerin parlak iltifatlarla anılma-larına sebep olmuştur5. Nihayet Libyalılar İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıç aşamalarında İtalyan saflarında savaşmışlardır.

Osmanlı yönetimi altındaki Libya halkının hu-kukî statüsü, o zamanların İslâmî Osmanlı huku-ku çerçevesinde, tam eşitlik esası üzerine kurul-muştu. Türklerden daha fazla imtiyaza sahip Os-manlı vatandaşı idiler. İtalyan yönetimi işgalden sonra, Libyalıları Libya’nın herhangi bir yerinde doğan İtalyan vatandaşı veya diğer bir devlet uy-ruğu olmayan ferdi (İtalyan tebaası) olarak ilân etmiştir. Böylece Libyalılar, Osmanlılar zama-nındaki gibi, medenî ve siyasî bütün hakları olan birer vatandaş değil, İtalyan Sömürge Kanunlarına tabi, ikinci sınıf tebaa oluyorlardı. Bu sistem Fransızların Cezayir’de uyguladığı sistemin aynı-sıydı.

Bir Libyalı müslümanın, tam hukuku ile bir İtal-yan vatandaşı olması ancak, miras ve evlenme gibi İslâm dininin kendine verdiği haklardan fe-ragat etmeyi kabul etmesiyle mümkündü.

Yukarıda bahsi geçen Trablus ziyaretinde Mus-solini, Libyalı birliklerin Habeşistan seferinde gösterdikleri yararlılıkları övmüş, bunları asla unutmayacağını ve bunun karşılığını Libya halkı-na bağışlayacağı haklarla ödeyeceğini söylemişti. Bunun sonucu olarak 1939’da yerli müslümanlara “Özel İtalyan Vatandaşlığı” şerefini bağışlamıştır. Bu imtiyazlı vatandaşlığı kazanabilmek için İtal-yanca okuma yazmayı bilmek, 18 yaşını doldur-muş olmak ve iyi ahlâk sahibi olmak yetiyordu. Bu özel vatandaşlar silah taşıyabiliyorlar; Arap Faşist Karagömlek kıtalarına girebiliyorlar; Libya askerî birliklerinde subay, Arap topluluklarının oturduğu yerlerde belediye başkanı, Arap-İtal-yan karma topluluklarının oturduğu bölgelerde ise müşavir ve faşist sendikalarda üye olabili-yorlardı. Ancak bu özel vatandaşlara memuriyet verilirken İtalyanlara amirlik yapacak bir göreve getirilmemeleri gerekiyordu.

İtalyanca’nın Libya’da yaygınlaştırılması için de çaba sarfediliyordu. Yerli halk için eski usul okul-lar devam ederken diğer yandan, karma okul-larda İtalyan dili ve kültürü de öğretiliyor ama, kabiliyetli müslüman çocukları orta sınıflara ge-lince, olgunlaşmış sayılarak tasdikname ile okul-dan uzaklaştırılıyor, böylece onların İtalyanlarla aynı bilgi ve birikim seviyesine gelmelerine izin verilmiyordu.

Araplara sadece hademelik, odacılık ve kapıcılık ya da alt seviyede memurluklar verilmiştir. Bu-nun bir sonucu olarak İngilizlerce işgal edilen Bingazi ve Trablus’ta (1943), yerli idare için ge-rekli yetişmiş unsur bulmakta zorluk çekilmiştir. Bağımsızlığın verildiği 1951’de yüksek öğretim görmüş Libyalı bir mühendis, bir doktor, dişçi ya da eczacı yoktu.

İtalyan işgalinin en önemli sonuçlarından biri, Libya topraklarına İtalyanların yerleştirilmesi idi. Ya gruplar halinde doğrudan göçmenler ge-tirilerek kendilerine topraklar veriliyordu ya da kendisine toprağı işleme yetkisi verilen İtalyan şirketleri aracılığıyla göçmenler getiriliyordu. Her iki durumda da, bir aileye yirmi beş hektar arazi veriliyor, belli arazi grupları için birer mer-kez oluşturuluyordu. Bu merkezlerde depolar, bir kilise, bir okul, bir postane bir de Faşist Kulübü inşa ediliyor ve ailelerin tarlaları bu merkeze yol-larla bağlanıyordu. Kuyu ve kanallarla arazilerin su ihtiyacı temin ediliyordu. Her aileye, ancak el-li yıl sonra sahibi olabileceği üç dört odalı, mut-fağı, tuvaleti, banyosu, kuyusu ve ahırı olan bir ev veriliyordu. Göçmen olacak aileler İtalya’da çok sıkı bir elemeden geçirilerek seçiliyordu. 1940’a kadar getirilenlerin sayısı Trablus bölgesine 60.000 ve Bingazi bölgesine 40.000 olmak üzere 100.000’i bulmuştu.

İtalyan yönetimi 1932’den itibaren sükûneti sağ-lamaya başladığı Libya’da bazı imar faaliyetleri-ne geçti. Ülkedeki zeytin ağaçlarının sayısının iki katına çıkması, Bingazi-Trablus arasındaki 1050 kilometrelik asfalt yolun yapımı gibi yatı-rımlar için -askerî harcamaların dışında, İtalya Devleti 1911-1942 arasında bir milyar iki yüz milyon dolar masraf yapmıştır. Tabii ki bunlar coğrafi yönden genişleme ve genişlediği alanlar-da demografik artış amaçlayan emperyalistçe bir tutumun sonucu olarak kendi menfaatleri için yapılmış olmakla beraber, meydana gelen refah ve imarın müslümanlara da bir faydası olmadığı söylenemez.

İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelindiğinde (1940), Habeşistan’ın tamamiyle İtalya’nın elinde olma-sının işi ağırlaştırması sebebiyle, Libya’nın coğ-rafî ve stratejik durumu çok önemli bir rol oyna-mıştır. Savaş öncesinde İtalya’nın Habeşistan’da yüz otuz bin, Libya’da ise yüz altmış bin kişilik hazır kuvveti bulunuyordu. İngilizlerin Arap ve Mısırlı halk arasında savaşacak yüz bin kişilik bir ordusu vardı. Ancak İtalya’nın bu güçle oran-tılı bir cesareti gösterememesi ve İngilizlerin Habeşistan’daki yurtseverleri de iyi örgütlemesi başta olmak üzere -burada ayrıntısına gireme-yeceğimiz- bir çok sebepten dolayı İngilizler Libya’nın bazı bölgelerine Fransızlar da Fizan istikametine doğru harekete geçerek Libya’yı ele geçirmeye başlamışlardır.

1943’te Seyyid İdris es-Senûsî Bingazi’ye halkın coşkun gösterileri arasında girmiştir. 1949’da İn-gilizlerin davetiyle bir Anayasa hazırlanmıştır.

Sivil İtalyan kolonisinin ülkeden tamamen çekil-mesi 1950 yılına kadar devam etmiştir. 1950’de Birleşmiş Milletler Libya’nın müstakil bir devlet olarak teşkilatlandırılması kararını almış, 7 Ekim 1951’de Libya Birleşik Krallığı’nın anayasası ka-bul edilmiş, 27 Kasım 1951’de de Birleşmiş Mil-letler Libya’nın bağımsızlığını ilân etmiştir.

İngilizlerin yönetiminde söz sahibi olduğu 1942-1951 arasında siyasî alandaki belirsizlik ve tar-tışmalar dolayısıyla ekonomik, sosyal ve kültürel yönden bir durgunluk meydana getirmiştir. İtal-yan kolonizasyonu zamanlarındaki dış yardımı tamamen kesilmiştir. İtalyan yönetiminin tama-men sona erdiği 1943’ten itibaren İtalyan banka-ları da kapanmıştır. Koloni arazileri, belirsizlik nedeniyle verimsizleşmiş ve kamuya yük olmuş-tur. Libya halkının İtalyan döneminde eğitim ve öğretimden hiç yararlanmaması sebebiyle kültür seviyesi, ekonomik ve sosyal bir kalkınma hare-ketine destek olacak nitelikte değildir. 1943’ten beri bütün okullar kapalıdır. İngiliz yönetimi ara-cılığıyla Birleşmiş Milletler’in yaptığı yardımlarla çok küçük hareketler sağlanabilmiştir. Birleşmiş Milletler Teknik Yardım Heyeti ve Amerika-Lib-ya Teknik Yardım Enstitüsü aracılığıyla yardım-lar yapılmaya başlanmıştır.

29 Mart 1951’de Libya Geçici Hükumeti kurul-duysa da İngilizlerle Amerikalıların Bingazi ve Trablus’tan, Fransızların da Fizan’dan çekilerek, idarî, siyasî ve malî sorumlulukları devretmesi hemen olmamıştır. İngiliz ve Fransız temsilcile-ri bir müddet daha, danışma kurullarında görev yapmıştır.

1951’den Günümüze Kadar Siyasî Durum ve Libya-Türkiye İlişkileri

Kurulduğu yıllarda Libya, dünyanın en fakir devleti ilân edilmiştir. 1953’te İngiltere ile Dost-luk Antlaşması imzalanır. Buna göre İngiltere Libya’yı dışardan gelecek saldırılara karşı koru-yacaktı. Karşılığında da Trablusgarp ve Berka’da İngiliz hava ve kara kuvvetleri bulunduracaktı; ayrıca Libya ordusunu eğitmek üzere İngiliz as-kerî uzmanları Libya’da bulunacaktı.

1954 yılında ise Amerika ile anlaşma imzalanır. Buna göre, Amerika Libya’ya maddi yardımda bulunacak ve bir çok üs için arazileri kullanacak-tı.

1956’da ise Fransızlar Fizan’ı terkederler. 1953’te Libya Arap Birliği’ne üye olduğundan dolayı İngiltere ve Amerika ile yapılan anlaşma-lar, Mısır başta olmak üzere Arap ülkelerinin iti-razları arasında gerçekleşmiştir. Hâlen Libya’da bulunan 45.000 vatandaşının hak ve menfaatleri-ni korumak amacıyla İtalya Trablus’da büyükel-çiliğini açar ve 1953’te yeniden Libya ile ilişkiler kurar.

Türkiye ve Türklere karşı sevgisini ve bağlılığını göstermek için Milli Savunma Bakanı Ankara’yı resmen ziyaret ederse de, Türkiye Libya ile ilişki-lerini başlatmakta biraz gecikir. Elçiliğimiz ancak Ekim 1953’te açılır ve ilişkiler başlar.

Sovyetler Birliği, Libya’ya 10 milyon ruble tuta-rında uzun vadeli borç vermek isterse de, Ameri-ka ve İngiltere’nin baskısıyla bu gerçekleşmez.

Arap Birliği’ne de üye olması dolayısıyla komşu-su Mısır ile iyi ve yoğun ilişkiler kurulur. Mısır’ın, özellikle Cemâl Abdunnâsır’ın başını çektiği Arap milliyetçiliği, komşu Libya’da kısa zamanda etkisini gösterir ve Libyalılar Nâsır’dan etkilenir-ler.

Libya’nın Türkiye ile ilişkileri, başladıktan sonra hareketlenir. 29 Ekim 1953’te yapılan Cumhu-riyet Bayramı kabul resmine tüm hükûmet ve meclis üyeleri katılır ve elçiliğin bulunduğu cad-deye Türkiye Caddesi adı verilir. Ayrıca Trablus Belediyesi dört önemli caddeye daha İstanbul, Ankara, Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet Caddesi adlarını verir. Bu arada Türkiye-Libya Dost-luk ve Kültür Cemiyeti kurulur. Libyalı gençlerin eğitimi için yirmi beş öğrenciye burs verilir. Bun-ların bir kısmı Harp Okulunda okumuştur.

1954’te Başbakan Mustafâ b. Hâlim, iki bakan ve geniş bir heyetle Ankara’yı ziyaret eder. 1956’da Kral I. İdris es-Senûsî Savarona Okul gemisiyle Türkiye’ye gelir, çok iyi karşılanır ve resmi görüş-melerden sonra Yalova’da dinlenir.

Bu ziyaretlere karşılık Başbakan Adnan Mende-res, kalabalık bir heyetle 1957’de Libya’yı ziyaret eder. Ancak Kahire radyosunun, ziyaret ve Tür-kiye aleyhine yaptığı yoğun yayınların gölgesin-de geçen bu önemli ziyaretin sonunda bir ortak açıklama yapılmadığı gibi ortak bir bildiri bile yayınlanmaz.

1958’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Libya’ya yaptığı ziyaret Kral’ın himayesinde gerçekleşir ve bu ziyaret sırasında iki ülke arasındaki ilk İşbirli-ği ve Kültür Anlaşması imzalanır.

1959’da zengin petrol yataklarının bulunması ülkede önemli ekonomik ve toplumsal değişik-liklere yol açar. Ayrıca o zamana kadar Libya’yı pek önemsemeyen Arap Birliği de daha dikkat-li davranır. Toplumsal refah arttıkça ve savaş ve sıkıntılı dönemleri yaşamış olan nesiller ortaya çıktıkça, Nâsır ve onun başını çektiği Arap mil-liyetçiliği, toplumu daha çok etkilemeye başlar. Filistin’de Yahudiler karşısında alınan yenilgilere sessiz ve hareketsiz kalan yönetime tepkiler art-maya başlar.

İngiltere ve Amerika ile yapılan anlaşmaların iha-net belgesi olduğunu söyleyen Nâsır Libya yöne-timi aleyhine etkin bir propaganda kampanyası yürütür. Buna tepki olarak, Libya, Fas, Tunus ve Cezayir gibi Batı sempatizanı olan Arap devletle-rine yönelir. Amerika ve İngiltere de bu yönelişi onaylar.

1959’da Nâsır’a sert karşıtlığıyla bilinen Burgiba’nın ülkesi Tunus ile Dostluk ve İyi Kom-şuluk Antlaşması imzalanır. Bu bir çeşit Nâsır karşıtı anlaşma olarak algılanır ve Nâsır iki ülkeyi, Arap Birliğini parçalamakla suçlayarak sal-dırıya geçer. Mısır ile Libya arasındaki ilişkiler iyice gerginleşir. 1964’de Kahire’de düzenlenen Arap Zirvesi lehine, Libya’da işçiler ve öğrenciler gösteriler düzenler; ülkenin önemli şehirlerinde çatışmalar çıkar.

Olaylar hızlı gelişmektedir, yönetim zor durum-da kalır. Bu gelişmelerin ve Nâsır’ın baskısı üze-rine Kral, Amerikan ve İngiliz üslerinin kapatıl-masını, bu ülkelerden ister.

1967 Arap-İsrail savaşından sonra, Nâsır’ın Libya’daki Amerikan ve İngiliz üslerinin Mısır’a karşı kullanıldığı, bu üslerden İsrail’e yardım yapıldığı ve İsrail pilotlarının bu üslerde eğitim gördükleri yolundaki konuşması Libya halkını ayaklandırır; bir çok şehirde öğrenciler ve polis çatışır.

Bu arada ordu içinde örgütlenmiş olan “Özgür Subaylar Hareketi”ne mensup asker ve subaylar da yönetimin tutumundan rahatsız olmuşlardır. Kral, Mısır-İsrail savaşına gizlice katılan subayla-rı görevden alır, Başbakan Hâlim’i değiştirir ama, olayların önünü alamaz.

Amerikan ve İngiliz istihbarat birimlerinin kon-trolündeki Libya istihbaratı, ordudaki gizli olu-şumlardan ve onların yönetime karşı ayaklanma hazırlıkları içinde olduklarından haberdar olsa da, 25-30 yaşlarındaki genç ve küçük rütbeli su-bayların böyle bir işe kalkışmaya cesaret edemi-yeceklerini hesaplarlar. Ama 31 Ağustos/1 Eylül 1969 gecesi genç subaylar kansız bir darbe ile yö-netimi ele geçirir.

1968’de Türkiye-Libya arasında imzalanmış olan Ticaret Anlaşması, iki ülke arasındaki ticarî ve ekonomik ilişkilerin gelişmesini amaçlıyordu.

1 Eylül 1969’daki devrim, Kral I. İdris’in Türkiye’de bulunduğu bir dönemde oldu ve kral-lık yıkılarak cumhuriyet kuruldu. İhtilal Kuman-da Konseyi’nin başı olan Üsteğmen Mu‘ammer el-Kaddâfî önceleri çok sevdiği ve babası saydığı Cemal Abdulnâsır’ın ölümünden sonra kendi si-yasî teorisini oluşturmaya girişti.

Libya 1969’da İslam Konferansı Teşkilatı’na, 1975’te Arap Ekonomik Birliği Konseyi’ne üye oldu. Arap Birliği söylemine çok inanan Kaddâfî yönetimindeki Libyâ 1969’da “Birleşik Mağrib”, 1970’de “Mısır ve Sudan” ile, 1971’de “Suriye” ile 1973’te yine “Mısır” ile ve daha sonra “Tunus” ile bütünleşme girişimleri beklenen sonuçları ver-medi.

1976’da Kaddâfî tarafından formüle edilen ve Yeşil Kitap adıyla bilinen “Üçüncü Dünya Teo-risi” adlı yayın, Liberalizmin teorisi ve blokuyla Marksizmin teorisi ve blokuna karşı bütün dün-yayı birleşmeye çağırıyordu. “Kütlelerin devleti” anlamına gelmek üzere “Cemâhîriyye” kelimesi ile birlikte sunulan söylem, sosyal adaleti sağla-mayı ve sınıflar arası farkları ortadan kaldırmak için sosyalist uygulamayı, grup ve parti sömü-rücülüğüne karşı parlamentoyu kaldırıp halk komiteleri aracılığıyla halk iktidarını kurmayı, uluslararası alanda barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı kalarak bağımsızlık ve tarafsızlı-ğı korumayı, bu yolda ilerlerken Kur’an’a uygun davranmayı öneriyordu.

Libya, Arap dünyasında istediği bütünleşmeyi sağlayamadığı gibi tepkilere sebep olarak yalnız kaldı. 1980’de 22 milyar dolar olan petrol geliri 1986’da 5 milyar dolara geriledi. Amerika ile iliş-kileri de gittikçe bozuldu. 1981, 1983 ve 1984’te Amerikan kuvvetleri Libya’yı bombaladı. Bazı Arap ülkeleriyle de ilişkileri bozuk olan Libya Afrika içlerinde etkili olarak uluslararası alanda güçlenmeyi denedi; Çad ve Fas ile başarısız bir-leşme denemelerinde bulundu. 1985’te Rusya ile Amerika’nın nükleer silanlanmayı ve genel savaş ihtimalini engelleme yolunda anlaşmaları Libya’nın politikasının, uluslararası alanda des-teksiz kalmasına yol açtı.

1992’de Birleşmiş Milletler ambargosu başladı. 1993’te Libya dışındaki mal varlıkları durdurul-du. Ekonomik durum bu son iki olayla kötüleş-tiyse de 1997’de ambargonun kalkmasıyla tekrar bir canlanma oldu.

Libya’ya çok haksızlıklar yapan Batı ülkeleriyle karşılaştırıldığında, oldukça durgun seyreden Türkiye-Libya ilişkileri, Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtıyla birlikte bir canlanma dönemine girdi. Türkiye’nin Kıbrıs harekâtını, müslümanların yürüttüğü bir cihad hareketi ola-rak algılayan Kaddâfî, ilişkilerin dozunu zirveye çıkaracak bir anlayışla Türkiye’ye askerî, siyasî, maddî ve manevî destek verdi.

Ardından 1975’te İktisadî İşbirliği ve Ticaret An-laşması imzalanarak, petrolün gelirinin ülkede yatırımlara dönüştürülmeye başlandığı bu dö-nemden itibaren Türk firmalarına büyük ihaleler verilmeye başlandı. Buna bağlı olarak Libya’ya yapılan ihracat arttığı gibi oradaki Türk istihdam gücü en yüksek zamanında 120 bine ulaşmıştır.

1975’te Başbakan Callud Türkiye’yi ziyaret et-miştir. Açıklanan ortak bildiride, ikili ilişkilerin daha da güçlendirilmesi niyetleri dile getiriliyor-du. Cumhurbaşkanı Fahri S. Korutürk, Başba-kan Sadi Irmak ve Genel Kurmay Başkanı Semih Sencer ile görüştü. Bülent Ecevit ile görüşmek için ziyaretini uzattı. Bu ziyaret iki ülke dışında Arap basınında da yankılar uyandırdı.

1976’da Bülent Ecevit Libya’yı ziyaret etti. Kı-sa bir durgunluk döneminin ardından 1980’de Turgut Özal Libya’yı ziyaret eder. Bu ziyaretle ilişkiler yeniden canlanır. Ekonomik ilişkiler ha-reketlilik kazanır. Bir çok alanda ortak firmalar kurulur. Turgut Özal daha sonra Libya’yı defalar-ca ziyaret etmiştir.

Yine de 1969 öncesi sıfır noktasındaki Türkiye-Libya ilişkileri bu tarihten itibaren inişli çıkışlı bir seyir izlerken, genellikle, Kaddâfî’nin Ameri-kan karşıtı politikalarının engeline takılarak gü-nümüze kadar gelmiştir.

Görüldüğü gibi, günümüzde etkileri hâlâ yaşa-nan, Libya’nın uluslararası alanda karşı karşıya kaldığı siyasî sorunların arkasında, başından beri izlenen Amerikan karşıtı politikalar vardır.

Nurettin Ceviz