Mezhep nedir? Mezhepler nasıl ortaya çıktı? Bir mezhebe bağlı olmak gerekli mi? Mezhep nasıl değiştirilir?

ilahiyat medrese eğitim din diyanet

Mezhep, en genel anlamıyla takip edilen izlenen yol demektir. Mezhepler dini değil tam anlamıyla beşeri oluşumlardır. Herhangi bir mezhebin dinselleştirilmesi, dinin mezhepleştirilmesi sonucunu doğurur. Maalesef ki tarih boyunca hep bu olmuştur. Bilindiği gibi Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar içinde çeşitli mezhepler oluşmuş ve her bir mezhebin taraftarı kendisinin en doğru diğerlerinin ise yanlış yolda olduğunu savunmuştur. Kurucu bir liderin görüşleri etrafında kendine alan ve taraftar bulan mezhepler ortak görüşlere inanan ve eylemlerini mezhebinin görüşlerine göre ayarlayan kişilerden oluşan yapılar haline gelmişlerdir. Daha sonraları “fırka” kelimesi mezhepler tarihindeki zümreleşmeyi ifade etmek üzere yaygın şekilde kullanılmaya başlanmış ancak mezhep kelimesi zamanla daha yaygın kullanılır hale gelmiştir. Mezheplerin temelde siyasi ve itikadi mezhepler olarak ayrıldıkları görülebilir.

Hz. Peygamberin sağlığında herhangi bir mezhep olmadığı gibi peygamberimizin bu türden bir ayrılığa izin vermesi de söz konusu değildi. Ancak peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkan hilafet tartışmaları başta olmak üzere çeşitli ayrılıklar, Müslümanların kendi aralarında gruplaşmasına hatta peygamberimize en yakın olanların dahi karşı karşıya gelip savaşmalarına neden olmuştu. Bilindiği gibi peygamberimizin vefatı 632 yılıdır. Vefatından 24 yıl kadar sonra 656 yılında Cemel Vakası olarak bilinen ve peygamberimizin hem amcaoğlu hem de damadı olan Hz. Ali ile peygamberimizin eşi olan Hz. Aişe arasında bir savaş yaşanmıştı. Peki, Hz. Ali ile Hz. Aişe’yi savaştıran neden ne olabilirdi? Savaşın gerekçesi şehit edilen Hz. Osman’dan sonra halife olan Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ın kanını yerde bırakması ve faillerin bulunması için gerekenleri yapmaması olarak gösterilmişti. Gerçekte ise Hz. Osman’ın da mensubu olduğu Emevi ailesinin Hz. Osman’ın vefatından sonra Hz. Ali’ye karşı Hz. Aişe’nin yanında yer almaları ve aynı zamanda Hz. Osman zamanında atanan bazı valilerin Hz. Ali’nin halifeliğine sıcak bakmayarak alternatif arayışlar içinde olmalarıydı. Hz. Osman’ın şehit edilmesini bahane eden Emevi ailesi hem Hz. Aişe’yi hem de Hz. Osman döneminde atanmış olan valileri Hz. Ali’ye karşı kışkırtmış ve savaşın yolunu hazırlamışlardı. Bu valilerden biri de Mekke Müslümanların kontrolüne geçmeden önce Mekke’nin lideri konumunda olan Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye idi. Hz. Osman tarafından Suriye valiliğine atanmış ancak Hz. Ali’nin Suriye’ye atadığı yeni valiyi şehre sokmayarak isyan başlatmış ve halkı Hz. Ali’ye karşı kışkırtmıştı.

Her ne kadar her iki olayda da Hz. Osman’ın katillerinin bulunmaması ve bu konuda Hz. Ali’nin titiz davranmaması gerekçe olarak ileri sürülmüşse de olayların arka planında iktidarı ele geçirme çabalarının olduğu aşikârdı. Zaten bundan bir yıl sonra 657 yılında Hz. Ali ile Muaviye arasında Sıffın Savaşı yaşanacaktır. Siyasi mücadeleler ve çalkantılı süreçler sonrasında 661 yılında Hz. Ali’nin şehit edilmesi ile Muaviye’nin önü daha da açılmış, Hz. Ali’nin ardından halife ilan edilen oğlu ve aynı zamanda peygamberimizin de torunu olan Hz. Hasan’dan halifeliği almak üzere ordusu ile Hz. Hasan’ın üzerine gitmiş ve karşılıklı yapılan ve Hz. Hasan’ın halifelikten vazgeçmesi ile sonuçlanan anlaşmalar sonunda halifeliği ele geçirmiş ve yaklaşık doksan yıl sürecek olan Emevi hilafeti başlamıştı. Mezhepleri ortaya çıkaran nedenler temelde siyasi çekişmelere ve siyasi çekişmeler sonucu ortaya çıkan itikadi ayrılıklara dayalıdır. Peygamberimizin vefatından yirmi beş yıl kadar sonra Sıffın Savaşı sonrası ortaya çıkan ilk mezhep Hariciliktir. Hariciler kendilerinden olmayanlara karşı sert bir tavır takınmış, hem Hz. Ali’ye hem de Muaviye’ye karşı bir pozisyon benimsemişlerdir. Ardından 680 sonrasında ılımlı ve uzlaşmacı yapısı ve fikirleri ile bilinen Mürcie mezhebi oluşmaya başlamış ve bu mezhep hem Haricilere hem Emevi ve Haşimi aileleri arasındaki yani Muaviye ve Hz. Ali taraftarları arasındaki çekişmelere, Emevilerin hem Haricilere hem de diğer muhaliflerine karşı acımasız davranışlarına, Arap olmayan Müslümanları küçük görmelerine, özellikle de Müslümanların kendi aralarındaki savaş ve ayrışmalarına bir tepki olarak ortaya çıkmış siyasi ve itikadi bir fırkadır.

Yine aynı döneme denk gelen ve Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesi ile kitlesel bir harekete dönüşen Şia mezhebi de üçüncü bir fırka olarak oluşmaya başlamıştı. Esasen Şia’nın kökeninin Hz. Peygamber’in vefatı sonrasında devleti yönetme hakkının Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelenlere ait olduğu görüşü etrafında birleşen insanlara dayandığı kabul edilse de bir mezhep hareketi olarak ortaya çıkışının Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi ile ilişkilendirmek daha isabetli görünmektedir. Ardından Hariciler ile Mürcie’den ayrı bir mezhep olan ve itikadi meselelerin yorumlanması konusunda aklı ve iradeyi ön plana çıkartan bir mezhep olan Mutezile mezhebinin 700’lü yılların başında ortaya çıktığı görülmektedir. Tüm mezhep hareketlerinin ve ortaya çıkan farklı görüşlerin hem siyasi hem de itikadi bir arka planı olduğu anlaşılmaktadır. Ardından çeşitli fıkıh ekollerinin ortaya çıkışı ve zamanla birer mezhep olarak teşekkül etmelerine tanıklık edilmektedir. Bu mezheplerin çoğunluğunun, kurucusu olarak kabul edilen kimselerin isimlerine nisbetle adlandırılmış oldukları görülmektedir. Kaynaklarda dört büyük Sünnî fıkıh mezhebi olarak kabul edilen Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri tarihte ortaya çıkmış birçok mezhep ve onlara bağlı alt kollardan daha fazla bilinen ve öne çıkan mezhepler olarak kabul edilmişlerdir. Bu mezheplerin de oluşum süreçleri sekizinci yüzyılın ikinci yarısı ve sonrasına denk gelmektedir. Temelde Sünnî ve Şiî mezhepler olarak ikili bir ayrım yapılıyorsa da bu ikisi içinden de birçok ayrı mezhebin çıkmış olduğu ve her mezhebin kendisini tek doğru ve bir anlamda İslam’ın temsilcisi gibi görmesinin beraberinde getirdiği sorunlar saymakla bitecek türden değildir. Bugün Müslümanların paramparça ve her anlamda perişan durumlarının ardındaki asıl neden, mezheplerin din olarak algılanması ve farklı mezheplerin birbirlerini din dışı ilan etmelerine ve kimi zamanda öldürmelerine kadar varan çatışmalarıdır.1306 Siyasi iktidarların da elini kolaylaştıracak ve aynı zamanda mezhepler arasındaki çatışmayı meşru kılacak birtakım rivayetler üretmekten geri kalınmamıştır. Gerek sayılar gerekse metin açısından farklı versiyonları bulunmakla birlikte bu konudaki en meşhur rivayetlerden birinde peygamberimizin, ümmetin yetmiş üç fırkaya bölüneceği ve biri dışında geri kalanının cehennemlik olacağını haber vermiş olduğu iddia edilmiştir: “Beni İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” Bu tür rivayetleri esas alan gruplar kendilerini kurtuluş ile müjdelenen fırka, kendileri dışındakileri ise ateşe girecekler olarak görerek daha bu dünyadayken birbirlerine cehennemi yaşatma yarışına girmişlerdir. Oysa peygamberimizin böyle bir şey söylemesi mümkün değildir. Değildir çünkü o gaybı, geçmiş ve geleceğe dair haberleri biliyor değildir. Söylemez çünkü bu söylem Kur’an’a uygun değildir. Bir gruba ya da görüşe bağlı olanların toptan cennetlik ya da toptan cehennemlik olması söz konusu edilemez. Cenneti kazanmak da cehennemlik olmak da insanın bireysel tercihleri ve eylemleri ile ilgilidir. Bir mezhep, cemaat, tarikat ya da benzer bir yapı içinde olunması kimseyi cennetlik ya da cehennemlik yapmaz. Herkes zerre kadar zulme uğratılmaksızın hak ettiği karşılığı görecektir.

Sünnî ve Şiî mezhepler arasında inanış, temel öğreti ve kabuller, hukuki düzenlemeler, ibadetler ve dinin kaynağı kabul edilenler gibi birçok konuda temel ayrılıklar görülmesi mümkündür. Oysa İslam inanç sistemi tevhid yani birlik esasına dayalı bir inanç sistemidir. Allah katında geçerli olan tek inanç sisteminin İslam, dindeki tek otorite ve yetki sahibinin ise Allah olmasına ve Kur’an ayetlerinin, inananların ayrılığa düşerek çeşitli mezhep ve fırkalara bölünmemeleri yönündeki açık uyarılarına rağmen bu kadar çok mezhebin çıkmasının ve her bir mezhebin din gibi algılanmasının ve çeşitli uygulamalarda ayrışmasının kabul edilebilir ya da İslam ile bağdaştırılabilir bir yanı bulunmamaktadır. Dini konularda neden sadece Kur’an’ın esas alınmasının önem ve gerekliliği bu konuda da karşımıza çıkmaktadır. Kur’an ayetleri açık bir biçimde dinde ayrılığa düşmenin yanlışlığına vurgu yapmaktadır. Kur’an’da ne Sünnilik vardır ne de Şiilik; ne de mezhepleri olumlu ve yararlı gösterecek bir teşvik. Aksine dinde ayrılığa düşmenin ve mezheplere bölünmenin yanlışlığına ve beraberinde getireceği sıkıntı ve sorunlara yönelik açık uyarılar vardır. Kur’an ayetleri, Allah’ın Hz. Nuh’a emretmiş olduğu şeyleri, bu dinin kuralı kıldığı hem peygamberimize vahyedilenin hem de Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vahyedilenin “Bu dini ayakta tutun ve birbirinizden ayrı düşmeyin” emri olduğu gerçeğine dikkat çeker. Zaten Kur’an ayetleri fıtrattan yani yaratılışımızdan bize verilmiş olan dine yönelmemizi söyler. Bu din tektir ve onun ilkelerini belirleyecek olan tek şey de Allah’ın vahyidir. Yani dinin anlaşılmasında tek başına Kur’an yeterlidir. Peygamberimizin de dini konulardaki yolu ve yöntemi bu olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in uyduğu bir mezhep yoktu. O, dini konularda sadece, insanlara iletmesi için kendisine vahyedilen Kur’an’a uyuyordu.

Kur’an’ın hiçbir ayetinde olumlu anlamda mezheplere atıf yoktur. Bu ise mezheplerin ilahi değil insani bir ayrım olduğunu göstermektedir. Aksine çeşitli ayetlerde Müslümanlara hiziplere (mezheplere) ayrılmamaları ve Allah’ın ilahi hükümlerine teslimiyet çatısı altında birleşmeleri emredilmiş, Allah’ın vahyine yani Kur’an’a sımsıkı sarılarak ayrılığa düşmemeleri çünkü ayrı düşülmesinin dini konularda yanlışa sürükleyeceğine vurgu yapılmıştır. Allah’ın nimeti yani vahyi sayesinde birbirlerine düşman olanların bile kalplerinin kaynaştırıldığına ve kardeşler haline getirildiklerine dikkat çekilmiş ve ayrılığın tıpkı vahiy öncesinde olduğu gibi kalpleri uzaklaştıracağı ve inananları düşmanlar haline getireceğine yönelik kaçınılmaz sonuca ışık tutulmuştur. Ayetler inananları, hayra çağıran, iyiliği öğütleyip kötülükten sakındıran bir ümmet olmaya davet eder ve “kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp parçalananlar gibi olmayın” der. Ayetlerde, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar ile peygamberimizin hiçbir ilişkisi olmadığı, onların işinin ancak Allah’a kaldığı ve Allah’ın onlara yapmış olduklarını mahşerde bildireceği söylenir. Dinlerini parça parça edenler ile hiçbir ilişkisi olmasının söz konusu dahi edilemediği bir peygamberin ümmetinin dinlerini parça parça etmiş olmaları nasıl açıklanabilir?

Daha önce de ifade edildiği gibi tüm nebi ve resuller ortak bir mesajı iletmek üzere Allah tarafından görevlendirilmişler ve Allah’ın birliği ilkesi ile birlikte dinde birlik ilkesini de beraberlerinde getirmişlerdir. Dolayısıyla bütün peygamberler ve onlarla birlikte iman edenler tek bir ümmettirler. Ne var ki insanlar, kendi aralarında işlerini parça parça edip kitaplara ayrılmışlar ve her grup, kendilerinde bulunan inanış ile sevinip kibirlenme yoluna gitmişlerdir. Allah katında geçerli tek dinin İslam olduğunu bilmelerine rağmen Kitap verilenler, kendilerine bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düşmüşlerdir. İnsanlar kendi aralarında işlerini paramparça etmişler ve dinlerini tanınmaz hale getirmişlerdir. Hâlbuki hepsi sonunda Allah’a dönecekleri gerçeğini göz ardı etmişlerdir.

Ayetlerin de dikkat çektiği gibi insanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberleri göndermiş, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmü vermesi için Kitabı bir amaç doğrultusunda indirmiş, ancak kitap verilenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki kıskançlık nedeniyle dinde anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Bunun üzerine Allah, iman edenleri doğru yola yönlendirmek için üzerinde çelişkiye düştükleri gerçeği ayetleri ile göstermişti. Peki, Müslümanlar bu gerçek karşısında ne yaptılar? Allah’ın bunca apaçık uyarısına ve daha önce kendilerine kitap verilmiş olanların dinlerini parça parça ederek ayrılığa düşmüş olmalarına rağmen aynı şekilde dinlerini parça parça ederek kendi aralarında ayrılığa düştüler ve farklı fırkalara bölündüler.

Kur’an’da, İsrailoğullarına Kitap, doğru hüküm verme yeteneği ve peygamberlik verildiği, temiz nimetler ile rızıklandırıldıkları ve inançsız olanlara üstün kılındıkları, kitapta kendilerine apaçık deliller verildiği ama buna rağmen onların kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştükleri ve Allah’ın onların aralarında anlaşmazlığa düştüğü şeyler hakkında kıyamet gününde hükmedeceği hatırlatılır. Sonra peygamberimize de din konusunda bir kanun verildiği, o kanuna yani Kur’an’a uyması ve bilmeyenlerin isteklerine uymaktan uzak durması gerektiği hatırlatılmıştır. Tüm bu ayetler, inananlara tarih bilgisi olsun ya da daha önce kendilerine kitap verilmiş olanların yaptıkları hatalara tanık olsunlar diye değil bu hatalardan ders çıkartıp benzer hatalara düşmesinler diye gönderilmiştir. Ancak maalesef ki benzer hatalar tekrar edilmiş ve Müslümanlar paramparça bir hale getirilmişlerdir. Ayetlerde, daha önce kendilerine kitap verilmiş olanların çeşitli gruplara ayrıldıkları ve kendi aralarında ayrılığa düşen bu grupların hesap günü Allah’ın huzura geldiklerinde gerçeği duyup görecekleri fakat o zalimlerin yaşarken apaçık bir şaşkınlık içinde oldukları söylenmektedir.1320 Mezhebi din haline getiren ve inananlar arasında ayrılıklara neden olan Müslümanların durumu bu ayette dikkat çekilen kimselerden farklı değildir. Allah Kur’an’da inananları uyarmakta ve onların düştükleri hatalara düşmeyin ve kendilerinde bulunan ile sevinip kibirlenenler gibi olmayın uyarısında bulunmaktadır.

Söz konusu ayetler, Kur’an’a göre mezheplerin nasıl değerlen-dirileceğini anlamada yeterlidir. Sünnî, Şiî, Alevî gibi ayrımlar insan ürünü ayrımlardır. İnanç ve uygulamalarının ise Kur’an’a uygun olduğu oranda geçerlilikleri vardır. Bunun dışında dini bir yönleri bulunmamaktadır. Oysa mezhepler, dine ilaveler getirmiş, eksiltmeler yapmışlar ve Allah’ın açıklama getirmeyerek insanların tercihine bıraktığı meseleleri çeşitli hükümlere bağlayarak din saymışlardır. Mezhep izlenilen yol manasına gelir. Oysa bir Müslümanın -peygamberimizin yapmış olduğu gibi- din adına izlemesi gereken tek yol vardır o da Kur’an’dır. İnananlar takip ettikleri mezheplerden ya da okudukları kitaplardan değil sadece Kur’an’dan sorumlu tutulacak ve sadece Kur’an’dan sorulacaklardır.

Peygamberimizin vefatından sonra dini yalnız Kur’an’a dayandırmak konusunda hassas bir tavır benimseyenlere ve dinin olduğu gibi korunması konusunda çaba gösterenlere rağmen zamanla gerek iktidar gerekse çıkar hesapları doğrultusunda inananların dini ve siyasi konularda fitneye düştükleri, çeşitli çevrelerin dini, çıkarlarına alet ettikleri ve Müslümanların adeta bir kargaşaya sürüklendikleri görülmektedir. Bu kargaşa ortamını fırsat bilen münafıklar, dini özünden saptırmak için uydurmacılığı yaygınlaştırmaya bunu yaparken de Kur’an’a dayandırılması mümkün olmayan bu uydurmaları peygamberimiz üzerinden kutsallaştırmaya çalışmışlardır. İşte mezhepler bu kargaşa ortamının ürünü olan çeşitli rivayetlerden hareketle ortaya çıkmışlar ve dini gereklilikleri farklı yorumlara dayandırmışlardır. Oysa dini konuda geçerli olan tek yasa vardır o da kural ve sınırları yüce Allah tarafından belirlenmiş olan vahyin buyruklarıdır. Bu buyrukların uygulanmasında Müslümanlar arasında farklılık olması söz konusu olmaz. Aksi türlü ortada, ilahi kaynaktan gelen ve insan müdahalesinden korunmuş bir din kalmaz. Allah’a teslim olup O’nun buyruklarına tabi olmak isteyen inananlar için tek formül, mezheplere değil yalnız ama yalnız Kur’an’a uymalarıdır. Allah tarafından indirilen Kur’an, din adına toplanıp yığılanlardan hayırlıdır.

Mezhepler konusundaki son sözü, İslam Mezhepleri Tarihi uzmanı ve çok değerli ilim insanı rahmetli Prof. Dr. Hasan Onat hocamızın konu ile ilgili değerlendirmelerine bırakalım: “Hz. Muhammed’in sağlığında herhangi bir mezhep olmadığı gibi, Kur’an da herhangi bir mezhepten söz etmez; “Hep birlikte Allah’ın ipine/kitabına sımsıkı sarılın, sakın ayrılığa düşmeyin!” (Âli İmran Suresi 103) diyerek uyarıda bulunur. Bu tür oluşumların tamamı, adı ne olursa olsun, beşeri oluşumdur ve hiçbir şekilde dinle özdeşleştirilemez. Din bütünleştirirken, mezhep ayrıştırır. Aynı dine mensup insanlar, mezhep söz konusu olduğunda, dinin kuşatıcılığını mezhebe indirgeyerek, dine mensubiyeti mezhep üzerinden okumaya ve değerlendirmeye başlarlar… Din, bireysel ve toplumsal kimliğin oluşmasında en etkin faktörlerden birisidir. Mezhep dinin önüne geçtiği zaman ya da din ve mezhep özdeş olarak algılandığında, kimlik inşasında dinin yerini mezhep alır; dinin fıtrata uygunluğu ve evrensel boyutu etkinliğini yitirir… Din, mezhep üzerinden anlaşılıp yaşanmaya başlanınca, insanların sevk ve idaresi, kontrolü kolaylaşır. Bir başka ifadeyle, insanın egemenlik hırsı mezhep sayesinde daha kolay kamufle edilebilir. Yapılan her şeyin, yanlış bile olsa “din” için olduğu şeklinde bir algının yaratılması kolaylaşabilir.”

“İslam dünyasında özellikle son iki asırdır yaşananlar, Müslümanları ciddi bir varoluşsal krize sürüklemiştir. Bu kriz, etnik ve dinsel aidiyetler üzerinden çatışmaya dönüşmektedir. Arap dünyasında yaşananların temelinde kimlik arayışının yattığını söylemek pek yanlış olmasa gerektir. Son iki asra damgasını vuran sömürge ortamı, İslam’ın bir tür kurtuluş ideolojisine indirgenmesine ve dinin anlam ve özgürlük üzerinden değil, siyasi egemenlik üzerinden okunmasına yol açmıştır. Müslümanların önemli bir kısmı, her şeyin siyasi egemenlik olduğunu, din ve siyasetin birbirinden ayrılmayacağını düşünmektedirler. Siyaset doğası gereği ayrıştırır. Din dili, siyasetin ayrıştırıcı dili ile bütünleşince, Müslümanlar İslam ortak paydasından iyice uzaklaşmaya başlamışlardır. Böylece özünde birleştirici olması gereken din birtakım ayrılıkçı duruşlara meşruiyet kazandırır hale gelmiştir. Bu süreçte, belki de Müslümanların tarihinde ilk defa, yaşanan olumsuzluklar Şiilik, ya da Sünnilik üzerinden okunmaya ve akan kan, Sünnilik ya da Şiilik adına kutsanmaya, meşrulaştırılmaya başlanmıştır. Muhtelif coğrafyalarda açık ya da gizli mezhep çatışması, dini aidiyetler üzerinden yürütülen çatışmalar devam etmektedir. İşin en kötü yanı, sorunun en temelde özgürlük sorunu olduğu, cehaletin ve hamakatin özeleştiriyi engellediği; çözümün öncelikle din konusunda özgürce düşünebilecek kadar doğru bilgi ve birey bilincinde yattığı maalesef pek görülmek istenmemektedir. Müslümanların İslam’a bakışları, büyük ölçüde meşhur görme engellilerin fil tanımına benzemektedir. Mezhep, cemaat, tarikat vb. dini oluşumların Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıktığı unutulmakta, bunlar dinin yerine ikame edilmektedir… Her mezhep, hatta her tarikat ve cemaat, temelde beşerî oluşumdan başka bir şey değilken, sadece kendisini “fırkayı naciye” olarak görmektedir. Mezheplerin sadece kendi görüşlerinin doğru olduğunu, kendisinin sahih İslam olduğunu iddia etmesi, kendileri gibi düşünmeyenlerin ötekileştirilmesini kolaylaştırmakla kalmamakta, mezhep farklılıkları yüzünden insanların birbirlerini öldürmekten çekinmemesine de yol açmaktadır. Ayrıca, insanlar dini mezhepler üzerinden öğrendikleri için, mezheplerin beşerî oluşumlar olduğu pek fark edilmemektedir. Mezhepler ve diğer dini oluşumlar, ayrılıkçı duruşların meşrulaştırılmasını kolaylaştırmaktadır… Müslümanların on dört asrı aşan tarihlerinde yüzlerce mezhep çatışması yaşanmıştır. Bu çatışmalar, sadece Şiilerle Sünniler arasında değil, Hanefilerle Şafiiler arasında da geçmiştir. Ancak, bu tür olumsuzluklar, hep mahalli kalmış; yaşanan acılar seçilmiş travmaya dönüşerek Müslümanların geleceğini karartmamıştır. Bugün İslam dünyası, domino tesiri ile kolayca yayılabilecek bir mezhep çatışması riski ile karşı karşıyadır. Suriye’de, Irak’ta, Bahreyn’de, Pakistan’da, Hindistan’da ve Afganistan’da mezhep çatışması fiilen devam etmektedir. Yüzlerce insan, sırf farklı mezheplerden oldukları için, hunharca öldürülmektedir. Bir grup adına, bir şekilde kan aktığı zaman, gerçekten de artık araya kan davası girmiş demektir. Akan kan, hasımlar arasındaki duvarı iyice kalınlaştırır; kin ve öfkeyi besler. Daha ileri bir aşamada, acıların seçilmiş travmaya dönüşmesine sebep olur… İslam hayatı ve barışı esas alan, Müslüman insana bilimi, dünyayı imar etmeyi bir sorumluluk olarak yükleyen bir dindir. İçinden geçtiğimiz süreçlerde Müslümanlar hem bilgi üretim süreçlerinin, hem de değer üretiminin dışında kalmışlardır. Bütün enerjilerini, kıt kaynaklarını adeta birbirlerini tüketmek için kullanmaktan çekinmemektedirler. Oysa sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın İslam’ın yüksek evrensel değerlerine ihtiyacı vardır. Bu bağlamda Müslüman olmak bu ağır sorumluluğun farkında olmayı gerektirmektedir. Eğer yeni bir medeniyet iddiasında olacak isek, bilimin gücüne sahip olmaktan ve evrensel ölçekte değer üretmekten başka çıkar yol olmadığını görmek zorundayız. Masum insanların kanı akmaya devam ettiği müddetçe, din adına konuşulanların da, yazılanların, yapılanların da fazla bir anlamı olmayacaktır… Bu sebepten akan kanı meşrulaştıran tekfir mekanizmanın bir an önce etkisizleştirilmesine ihtiyaç vardır. İslam Ortak Paydası bilinci olmadan bu mümkün olmaz. Yeni bir medeniyet için yeni bir bilim anlayışına, yeni bir teknolojiye ihtiyaç vardır; mazinin ipoteğinden kurtularak geçmişi doğru anlamadan, insanlığın kazanımlarını görmeden bu da mümkün olmaz. Bireysel ve toplumsal planda hem İslam’ın ve Müslümanların geleceği açısından, hem de insanlığın insanca yaşayabilmesi bakımından “insan”ın bizatihi değer olduğu gerçeğinden hareket eden, dinin insan için olduğunun farkında olan bir anlayışa ihtiyaç vardır. Bunun ilk adımını İslam Ortak Paydası hakkında bir bilinç geliştirebilmek, kendi varlığımızın farkında olmak; bilebildiğimiz kadar Müslüman olabileceğimizi, üretebildiğimiz değerler kadar değerli olabileceğimizi bilmekten geçmektedir. İslam hiç kimsenin, hiçbir grubun tekelinde değildir; Allah hiç kimseye insanları Müslümanlaştırma gibi bir görev vermemiştir. Hiç kimse bir başkasının nasıl Müslüman olacağını belirleme hakkına ve yetkisine sahip değildir. Bir kimsenin Müslüman olması için Kur’an’da belirtilen temel iman esaslarına (Tevhid, Ahiret, Nübüvvet) inanması yeterlidir.”

“Beşeri nitelik taşıyan bütün olgu ve oluşumlar tabiatı gereği, her türlü tahlil ve tenkite açık olacağı için, dinin anlaşılma biçimlerinin her ne sebeple olursa olsun, din gibi mütalaa edilmesi, gelecekteki din anlayışının geçmişe göre şekillenmesi, İslam’ın evrenselliği ile bağdaşmayacaktır. Müslümanlar her zaman ve mekânda İslam’ı en iyi şekilde anlama ve yaşama imkânına sahiptir… Hz. Peygamber’in sağlığında ne siyasi ve itikâdî mezheplerden söz edebiliriz ne de fıkhî-amelî mezheplerden. Mezhepler Hz. Peygamber’in vefatından çok sonraları teşekkül etmeye başlamıştır… Bir insan kim olursa olsun, hangi mezhebe mensup bulunursa bulunsun eğer Allah’a, Ahiret gününe, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna ve Kur’an’a inanıyorsa Müslümandır. Her insan Müslüman olup olmayacağına kendi özgür iradesi ile karar verir. Mezhepler dinin anlaşılma biçimlerinden başka şey değildir; bir insanın Müslüman olması için mutlaka bir mezhebe bağlı olması da gerekmez.”

Emre Dorman