Milli Tarih Tenkidi – Celal Nuri

Osmanlı Tarihi - Ottoman History

Avrupa’da özellikle de fen bilimlerinin gelişmesinden sonra telif edilmiş tarih kitapları gözden geçirilecek olursa anlaşılır ki bunların tamamının hemen hemen şu iki kısma ayrıldığı görülecektir:

  1. Millî (veya öğretici) tarihler,
  2. Tenkidî (veya eleştirel) tarihler.

Bunların ikisi de bir açıdan doğru, gerekli ve faydalıdır. Kaydettiğimiz bu kısımlardan birine taraftar diğerine muhalif olmak bir tür taassuptur. Aslında bu ikisinden biri mübalağalı yahut mevcut gerçeklere aykırı olabilir. Fakat hakikatte bu mutabık olmama durumu kesin değil, şekli belki de tamamen sunidir. Bir zatın da ifade ettiği gibi La Fontaine’nin Ağustos Böceği ile Karınca Hikâyesi mutlak gerçeklik açısından asılsızdır. Böyle şey olamaz. İki böcek konuşamaz. Bununla beraber meşhur Fransız hikâyecisi, bu hikâyesinde büyük ve faydalı bir hakikati ortaya koymuştur.

Bunun gibi destan tarzı anlatımlara bu gaye çerçevesinde bakılacak olursa doğrudur, yalnız bilinmelidir ki bu doğruluk tek yöndendir, pek o kadar genelleme yapılabilecek bir husus değildir, ancak faydalıdır. Bunun millete zararı olmaz. Her faydalı şey de bir açıdan doğrudur.

Milletin yükselmesi, gelişmesi gerekir. Onun için tarih –olduğu gibi değil– fakat maksat ve gaye itibariyle yazılması ve bu şekle göre öğretilmesi gereken bir ilimdir.

Bir sanatkâr bir tablo vücuda getireceği zaman şayet güzelliklere karşı bir kini yoksa tabiatın çirkin ve hoş olmayan yönlerini göstermez. Bir kuzu çizerken onun gübresini aklına getirmez. Aile hayatının güçlenmesi gayesi ile bir tablo resmediyor veya bir roman kaleme alıyorsa, asla her ailede bulunması doğal belki de gerekli olan uygunsuzlukları ifade etmeye kalkışmaz. Hedef; sosyal bir menfaatin sağlanmasıdır. Bu konuda artık “sanat için sanat” kabulü göz ardı edilir.

Bu gayenin gerçekleşmesi için yazılmış, önemli, güzel, özellikle faydalı tarihler vardır. Mütalâaları hayat ve millî duyguları güçlendirir. Geçmişlerden her biri, bir büyük adamdır. Her asker, bir kahramandır. Her kahraman, insanüstü bir varlıktır. Mazi, azimetlidir. Bu gibi tarihlere eleştiri ve sorgulama giremez.

Birçok kimseler, belki herkes, ölenlerin kötülüklerini anmak istemez; geçenlerin daima iyi hikâyelerinin anılmasını arzu eder. “Ölülerinizi hayırla anın”. Özellikle merhum baba ve anne, kalan yetimler için daima bu ikisinin iyilikleri, güzellikleri tekrar tekrar edilmelidir ki kendilerine faziletli olma yolunda rehberlik edilmiş olsun.

Binaenaleyh birinci kısımda saydığımız tarih, bir ahlak dersi, bir fazilet çalışması, bir takviye unsuru, bir ruh iksiridir. Bunun tenkidî (eleştirel) tarih ile bir derece farklı olabilir. “İnsanlarla akılları ölçüsünde konuşun” buyrulmuş. Halkın çoğunluğu, bütün çocuklar, ilmin en son seviyesine ulaşamayanlar veya buna  mecbur olmayanlar felsefe ve hikmeti de tarihi de ümitsiz olmak, eşyanın hakikatleri karşısında bezgin olmak için okumamalıdır. Bunlara göre tarih baştan aşağı bir destandır, Firdevsî’nin Şehnâme’si gibidir. Musiki ve tiyatroda tarih ile karşılaştığı zaman rahatsız olmaz, millî ve hatta “romantik” olur. Perde açılıyor, karşımıza Wagner’in Parsifal’i gelir. Sahnede öyle bir manzara, öyle elbise ve şahıslar, öyle bir renk ve uyum, öyle konuşmalar ve tartışmalar, öyle nağme ve terennümler ki bunlar tarihte, tarih açısından, hakikatte mevcut değildir. Sadece Wagner, özel bir amacını gerçekleştirmek için Parsifal hikâye veya efsanesini tarihinde ödünç almış ve ondan istifade etmiş o kadar.

Şair Tûsî’nin Şehnâme’si, Homeros’un iki harika eseri veya diğerleri hep bu amaçla kaleme alınmıştır.

Fakat genel itibariyle efsane insanlara yeterli gelmez. Mantık seviyeleri gerçekleşmiş olanların biraz da tarihe ihtiyaçları vardır. Fakat tamamen eleştirel ve sorgulayıcı, ilmî ve tarafsız tarih de belki herkese biraz fazla gelir.

Yüksek felsefe veya tarih incelemeleri, konuların daha başında olanlarla bir ilişkisi yoktur. Hele bunların mektuplarla asla bir alakasını düşünemem. Hatta şunu diyebilirim ki, daha temel bilgilere muhtaç olanlar için bunlar çoğunlukla zararlıdır.

Fakat acaba bu sebeplerden dolayı yüksek felsefe ve tarih incelemeleri ihmale mahkûm edilmeli midir? Hayır! Bu takdirde ilim ve fen durur. Gelişme ve medeniyet durur, vatan ve millet durur. İşte binlerce seneden beri Çin’i böyle bir musibet durağanlığa esir etmişti. Eleştiren ve sorgulayan tarih araştırmaları ileri götürülmezse, bir millette bir siyasî yetişemez. Millî faziletler ve değerler anlaşılmaz. Millî hastalıklara çareler üretilemez. Ve hepsinin ötesinde şunu diyelim ki, insanlığın en önemli imtiyazı olan ilim ve anlayışı gerçekleştiremez. Geçmişi anlamamak bugün için bir nankörlük olur. Sonra ne için dünyaya geliyoruz? Kâinat ve insan denilen muammaların varlığından haberdar olmadan, yaratılış sırlarına ve insan türünün gelişimine dair konuların mevcudiyetinden uzak bir dünyada yaşamak ve son bulmak. Doğrusu böyle bir hayat, belki canlılık işareti itibariyle bir hayattır, fakat insanın anlamı itibariyle bir hayat değildir.

Biraz yüksek ve geniş düşünmeyi âdet haline getirelim. Sistemlerin, sabit fikrî yönlendirmelerin zincirine payende olmayalım. Her fikre, her şeye hakkını verelim. Kabul etmesek bile her nazariyeye saygılı olalım. Milletçe, örneğin tarih tenkidinde hayatımızı vakfederek veya bütün meşguliyetimizi millî tarihe vererek aşırılıklara gitmeyelim.

Okuyabildiğimiz Avrupa dillerindeki tarih eserleri, yukarıda dediğimiz gibi, hep bu iki kısma dâhildir. Ve emin olunuz ki, kendilerini sayan tarihçiler birbirinin hakkını tanımışladır. Bunlardan birinin incelenmesi ve eleştirilmesi gerekirse, sınıf ve tabakası dâhilinde sorgulanır. Yoksa millî tarih usûlüyle eleştirel tarihe veya tam tersi bir sorgulamaya gidilmez. Fransızca yazılmış bir şiirin, aruz vezni kaidelerince incelenemeyeceği gibi.

Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti’nde millî bir amaç ile tarih, coğrafya ve çeşitli ilimler okutacaksınız. Maksadınızı yalnız takdir değil, hatta saygı duyuyorum. Türkler, biraz elektirize edilmeye muhtaçtırlar. Bunlara milliyet mefhumundan, vatanın faziletlerinden, ırk özelliklerinden, geçmiş insanların büyüklüklerinden bol bol bahsedebilirsiniz. Millî vicdan bu suretle bir kat daha– artar, millî heyecan yükselir, halka güzel örnek olacak insanlar yetişir. Bu bir sosyal görev idi. İşte siz onu yerine getiriyorsunuz.

Fakat diğer bir sosyal ve millî vazife de bununla ölçülü olarak eleştirel düşünce ve sorgulama yeteneğini geliştirmek, milletimizi, tarihimizi bilimsel yöntemlerin gereğince araştırmak ve mütalâa etmektir.

Görüşlerimde bir hata olup olmadığını Sâmi Beyefendi, sizden sorar ve fikrinizi bir fıkra ile mecmuamıza bildirmek lütfunda bulunmanızı rica ederim. Selam ve saygılarımı arz ederim.

Hazırlayan: Prof. Dr. Şaban Öz

SAMER