Uydurma hadis nedir? Hadis uydurma hareketi nedir? Uydurulan hadislerin tarihi nedir?

cariye eş koca karı kadın islam

Her ne kadar Peygamberimiz üzerinden hadis uydurma işinin ne zaman başladığı konusunda farklı görüş ve yaklaşımlar olsa da Peygamberimizden sonra kendisi ile ilgili birçok hadis uydurulduğu bilinen ve apaçık bir gerçektir. Peygamberimiz üzerinden hadis uyduran kişilerin niyetleri ne olursa olsun mazur görülmeleri söz konusu edilemez. Geçmişten günümüze kadar İslam inancına en büyük zararları veren şeylerin başında hadis ve rivayet kültürü gelmekte ve Müslümanların önemli bir çoğunluğu kaynaklarda geçen bir yığın rivayeti Peygamberimize ait zannederek o sözlere karşı muhabbet beslemekte ve kutsallık atfetmektedir.

Din, tarih ve tıp bilgini olan İbnu’l Cevzî’nin (ö.1201) Peygamberimize isnat edilmek suretiyle gelen rivayetlerin dinin esası, akıl ve mantık ölçülerine uygunsuzluğu karşısındaki tavrı son derece nettir: “Biz muhaddislerin usulü gereğince, onlar tarafından uydurulduğu belli olsun diye ravilerini cerhe159 tâbi tuttuk. Yoksa bu tür hadislerin ravilerini araştırmaya bile gerek yoktur; çünkü aklen ve mantıken muhal olan bir şeyi sika (güvenilir) raviler bile rivayet etse yine de reddedilir ve onların hata ettikleri kabul edilir. Nitekim bir grup sika (güvenilir) ravi bir araya gelerek, devenin iğne deliğinden geçtiğini söyleseler, muhal olan bir şeyi rivayet ettikleri için, güvenilir olmaları hiçbir şey ifade etmez ve onların rivayetlerini kabul etmeyi gerektirmez. O halde, akıl ve mantık ölçülerine uymayan veya dinin temel esaslarına aykırı bir hadis görürsen, bil ki, o uydurmadır, onu araştırmak için ayrıca zaman harcama.”

İbnü’l Cevzî, Telbis’u İblis (Şeytanın Hileleri/Ayartması) isimli çalışmasının “İblis’in Hadisçileri Aldatışı” başlıklı kısmında hadisçileri iki kısımda incelemekte, birinci kısım hadisçilerin sahih olan rivayetleri zayıf olanlardan ayırma gayreti içinde dini korumayı amaçladıklarını ancak İblis’in onları bunlarla meşgul etmek suretiyle, bilmeleri vacip olan farz bilgileri öğrenmekten, yapılması gerekenleri yapmaktan ve hadislerin anlamları üzerinde durmaktan alıkoyduğunu söyler.

İbnü’l Cevzî ikinci kısım hadisçileri ise hadis ilmiyle çok uğraşan ama niyetleri düzgün olmayan kimseler olarak tanımlar. İbnü’l Cevzî, söz konusu kişilerin hadislerin farklı farklı rivayet zincirlerini toplarken hadisin zayıfını öğrenmek için değil yüksek senetleri, nadir rivayetleri elde etmek için böyle yaptıklarına; memleketleri de bu niyetle dolaştıklarına dikkat çeker. Amaçlarının insanlara “Filandan hadis aldım!” “Bende hiç kimsede olmayan şu şu senetler var!” “Bende hiç kimsede bulunmayan şu şu rivayetler var” demek suretiyle övünmek olduğunu söyleyen İbnü’l Cevzî, bazı kişilerin hiç gitmedikleri yerlere gitmiş gözükmek ve oralardan rivayetler aldıkları izlenimi vermek için türlü hilelere başvurduklarına, gerçek amaçlarının bu yolla insanlar tarafından ilgi ve alaka görerek yüksek mevkilere gelmek ve insanlara karşı övünmek olduğuna bu sebeple şâz ve nadir hadislerin peşinde koştuklarına ancak bu tür davranışların ihlastan uzak şeyler olduğuna vurgu yapar. Yine bazı kişilerin uydurma olduğunu bilmelerine rağmen hadis rivayet ettiklerine çünkü bu kişilerin hedeflerinin hem çok hadis rivayet etmiş olmak hem de rivayet ettiği hadislerin geçerli ve değerli sayılarak insanlar tarafından ilgi ve alaka görmek olduğuna dikkat çeker. Bu yüzden bazı kişiler bizzat işitmediği halde işitmiş görüntüsü verme ve şayet hadisin senedinde bir kopukluk varsa o kopukluğu keyfi şekilde giderme ve zayıf ya da yalancı birinden rivayet ettikleri şeyleri farkına varılmasın diye başka isimlere nisbet etme yoluna giderler. İbnü’l Cevzî’ye göre bu durum dine karşı işlenen bir cinayettir.

Daha ilk dönemlerden itibaren çeşitli sebeplerle kimi kişi ve çevreler tarafından Peygamberimizden hiç işitilmemiş olmasına ve Kuran ayetlerinin açık beyanlarına rağmen birtakım sözlerin Peygamberimiz üzerinden üretilmeye başlandığı bilinmektedir. Kuran’dan eksiltme ya da Kuran’a ilave yapma imkânı bulamayanlar önce Kuran’ın din konusunda tek otorite olması gerçeğini gölgeleyerek Kuran’ın konum ve derecesini düşürmüş ve ardından üretilen bir yığın rivayetin Kuran’ın yanına ikinci bir kaynak olarak konulması süreci baş göstermiştir. Böylece yavaş yavaş Kuran ve Peygamber tasavvurumuzda sapmalar ortaya çıkmış ve Peygamberimiz açık bir şekilde istismar edilmiştir. Konu ile ilgili şu tespitler son derece önemlidir:

“İslam ümmetinin şahıs planında en büyük otoritesi Resulullah, İslam’ın geleceği ile ilgili siyasi ve ictimai sahalarda bile, kendisine başvurulan bir kaynak durumuna getirilmiş, ona çözdürtülmedik bir mesele, neredeyse, bırakılmamıştır. Saltanat davaları, fıkhi meseleler, akidevi ihtilaflar… hususiyetle de İslam’ın geleceği. Bunlarla ilgili çevrelerin Peygamber’e tutunmalarının başlıca sebebi, kitabi kaynak Kuranı Kerim’e, tevil dışında eklemede bulunma imkânının olmadığıydı. Tek imkân, beşeri otorite Hz. Peygamber’i, hadisler kılığına büründürerek beyanlar yoluyla istismar etmekte idi. Bu sebeple, hadis yapım atölyeleri hizmete sokuldu. Bu teşebbüslerin, hicretin daha ilk yarım asrında sahabe arasında vuku bulmuş siyasi ihtilaf ve harplere muvazi (paralel) olarak yeşermeye başladıklarına dair kaynaklarımızda yeterli bilgiler vardır. Hevesatın hizmetine sokulmuş hadis imalatı bilhassa Emevi ve Abbasiler zamanında hız kazanınca, bunun toplumda vücuda getireceği tehlikeye bizzat büyük muhaddisler ikazda bulunma ihtiyacı duydular. Emevi devrinin hafız muhaddislerinden Abdulkerîm ibn Mâlik elCezerî’ye (ö.745) Haricilerden birisinin ne demiş olduğunu hatırlayalım: “Bu hadis dindir. Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin. Biz bir işin olmasını istediğimizde, onu hadis haline getirirdik… Basralı zahid muhaddis Hammâd ibn Seleme’ye (ö.784) bir Rafizi şeyhin, tövbe ettikten sonra söyledikleri de, aynı endişeyi dile getirmektedir: “Bizler bir araya geldiğimizde bir şeyi güzel bulursak onu hadis haline sokardık.” Bu metodun, akidevi ve siyasi sahada başarı kazandığı görülünce, imalat çeşitlerinin genişlemesi kaçınılmazdı… Şunu bilelim ki Peygamber istismarı, İslam dünyasının her yerinde elden ele dolaşan eserlerle, günümüzde de bütün canlılığıyla hüküm fermadır (sürmektedir).”

Peygamberimizden sonra ortaya çıkmaya başlayan olaylar bir yandan Müslümanların ayrılığa düşerek birbirlerine karşı cephe almaları sürecini hazırlarken bir yandan da her kesimin bu süreç içinde kendini haklı çıkarmak, toplum içinde itibar kazanmak, yanında yer aldığı kişi ve grupların haklılığını savunmak uğruna Peygamberimiz üzerinden onun adına hadisler üretilmeye ve Peygamberimizin istismar edilmeye başlandığı görülmektedir.

Peygamberimizin istismar edilişi ve hadis üretimine temel teşkil eden olayların Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle doruk noktaya ulaştığı, Müslümanlar arasındaki siyasi, dini ve sülalevi ayrılık ve kopuşların bu cinayet ile birlikte daha da arttığı ve bunu takip eden dönemlerin Müslümanların birbirlerini katletmeleri ve iktidar için mücadele etmeleri ile devam ettiği görülmektedir. Peygamberimiz döneminde tek vücut olan Müslümanlar, siyasi ve sülalevi ayrılıklar ile çeşitli gruplara bölünmeye başlayınca İslam toplumu içinde fikri ve itikadi fırka ve cereyanlar ortaya çıkmış ve en önemlisi de Peygamberimiz dönemindeki ilkeli ve duyarlı İslami duruşun bozulmasıyla Peygamberimize en yakın olan seçkin sahabelerin siyaset üzerindeki gücü etkisini yitirmiştir. Durum böyle olunca ortaya çıkan bu fitne ve karmaşaların önceden Peygamberimiz tarafından haber verildiğine dair gaybi bilgiler içeren, iktidara talip olan grupların kendi haklılıklarını kabul ettirmeye onlara liderlik edenleri övmeye, karşı grupları ve onların başını çekenleri ise yermeye yönelik ileri sürülen iddialardan oluşan, söz konusu siyasi anlaşmazlıklar ve iktidar mücadeleleri karşısında tarafsız kalanların bu tarafsızlıklarının nedenini ortaya koyan ve en nihayetinde Emevi yönetimi sonucunda ortaya çıkan iktidar çevreleri ile saray ilahiyatçılarının ürünü olarak üretilen birçok rivayetin hadis olarak Peygamberimiz üzerinden meşru kılındığı ve böylelikle her grubun kendini haklı göstermeye çalıştığı görülmektedir. Bunu takip eden süreçte ise bir yandan fıkhi mezhepler ile ilgili rivayetlerin üretilmeye diğer yandan ise tek uğraş olarak kendilerini ibadete vermeyi seçmiş ve dünya işleri ile alakalarını kesmiş kişi ve grupların sûfîlik eğiliminin bir ürünü olarak ortaya çıkardıkları rivayetlerin Peygamberimize isnat edilmeye başlandığı bilinmektedir.

“Bu çeşit misallerin bize öğrettiği şey, Hz. Peygamber’in, İslam ümmetinin ictimai, siyasi ve şahsi davaları için bir istismar mevzûu (konusu) edilmiş olduğu keyfiyetidir. Goldziher (ö.1921)167 şunları söylemekte pek haksız olmasa gerektir: İslamiyet’te her türlü cereyan, ifadesini hadislerde bulmuştur ve hangi sahada olursa olsun, bu birbirinden ayrı çeşitli fikirler arasında hiçbir fark yoktur. Bilhassa siyasi fırkalar mevzuunda öğrendiğimiz şey, aynı zamanda fıkhi ihtilaflar, münazaalı akidevi hususlar vs. için de aynı değerdedir. Her re’y (görüş) veya heva (istek/heves), her sunne (adet/yol/davranış) veya bid’a (sonradan ortaya çıkan inanç ve davranışlar) ifadesini hadis şeklinde aramış ve bulmuştur.”

Hadis uydurma ve uydurulan şeylerin Peygamberimize aidiyeti ile ilgili dayanak oluşturma çabasının hayatın her alanını ilgilendiren konuları içerecek şekilde yaygınlık kazandığı bilinmektedir. Çünkü gerektiği gibi dini hassasiyet taşımayan ya da kişisel çıkarını Allah’ın dininin ve resulünün örnekliğinin önüne geçiren kişi ve gruplar için “Allah resulü şöyle buyurdu” demekten daha kolay bir şey olmasa gerektir. Öyle ki uydurulan bir kısım hadislerin iyi niyetler ile uydurulmuş olmaları da bu durumun hiçbir türlü kabul edilemez olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Özellikle tasavvuf kaynaklı uydurmalar bu tür iyi niyetli uydurma faaliyetinde başı çekmektedir:

“Başlangıçtan itibaren hadis uydurma hareketi hayatın her alanını ilgilendiren konuları içermiştir. Bununla birlikte İslami ilimlerde zayıf ve mevzu hadis denince akla ilk gelen sahalardan biri tasavvuf olmuştur. Neticede tasavvufun ihtiva ettiği hususlarla ilgili hadisler uydurulduğu da görülmüştür. Konuyla alakalı olarak yazılan eserlerin hemen hepsinde zühd ve hayır maksadıyla hadislerin uydurulduğu ve bu işi yapanların bazı salihler ve zahidler olduğu belirtilir. Daha sonra zahidlerin devamı gibi görülen bazı sûfîlere de bu iş bulaşmıştır. Zahidler din namına hadis uyduranların en tehlikelisi olarak kabul edilmiştir. Çünkü onlar halkın sevip itimat beslediği, sözlerine ehemmiyet verip hareketlerini örnek kabul ettiği şahıslardı. Onların böyle yapmalarına gerekçe olarak da ahireti unutup dünyaya dalan insanları iyiliğe teşvik, kötülükten sakındırmak ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını kazanmak, ortaya çıkan ayrılıkları ve fitneleri yatıştırmak için hadis uydurdukları ileri sürülmüştür.”

Öte taraftan her ne kadar hadisçilerin doğru olabilecek hadisleri tespit etme yöntemleri de kendi içinde tartışmalı ve tutarsız açıklamalar içeriyorsa da en azından belirli ilmi kaygılar üzerinden bir çaba ortaya konulmaya çalışılmış olduğu söylenebilir. Ancak aynı şeyin keşf, ilham ve rüya gibi ilmi dayanaklardan yoksun yollar ile hadis rivayet eden sûfîler için söylenmesi mümkün değildir.

Sûfîlerin keşf, ilham ve rüya yolu ile hadis edindiklerini iddia ettikleri ve edindikleri bu hadisleri yine aynı yollar ile Peygamberimize teyit ettirdiklerini ileri sürdükleri bilinmektedir. Sûfîlere göre dini bilgiye ölçü oluşturması bakımında aklın ve naklinde belli ölçülerde dini bilginin kaynağı olabilse de lan söyleyenleri görmedim.” Yahya b. Saîd elKattân şöyle der: “Hayra ve zühde nisbet edilen kişiden daha çok yalan söyleyen kimse görmedim.” en yüce ve kutsal bilgilerin keşf ve ilham yoluyla elde edildiğini iddia ettikleri görülür. Sûfîler, kitaplarda derlenmiş olan nakli ilimlerinin sınırlı olduğunu ve nakli ilimleri tahsil eden kişilerin o sahada ancak belirli bir doyuma ulaşabileceklerini ancak kaynağı doğrudan Allah olan yani çalışmakla kazanılmayıp Allah vergisi olduğu kabul edilen vehbi ilimlerin ardı arkasının kesilmeyeceğini ileri sürmüşlerdir.

Dolayısıyla böyle bir durumda bir hadis rivayetinin, akla, fıtrata, Kuran’a, tarihsel süreç ve gerçekliğe uygun olup olmamasının ya da kimler tarafından rivayet edildiklerinin bir önemi kalmamakta çünkü kendilerine özgü olarak kabul ettikleri bu metotlar ile zaten sûfîler doğru bilginin kendisine bizzat kaynağından ulaşarak Peygamberimize sormaktadırlar.

Bazı sûfîlerin, bir kısım hadislerin doğruluğunu savunurken mâna âleminde bizzat Hz. Peygamber ile ilişki kurduklarını söyledikleri görülür. Örneğin, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım” şeklinde tasavvuf literatüründe şöhret bulan rivayet ile ilgili olarak İbn Arabî’nin: “Bu hadis keşfen sahih, naklen sabit değildir” dediği bilinmektedir. Oysa birçok hadisçi tarafından bile bu hadisin asılsız olduğu ifade edilmiştir. Yine İbn Arabî’nin: “Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir” rivayeti hakkında “Her ne kadar bu hadis hadisçiler yanında rivayet yönüyle (senedi itibariyle) sahih değilse de, lakin bize göre keşif yoluyla sahihtir, sabittir” şeklinde yaklaşımda bulunduğu görülür. İbn Arabî’nin şu ifadeleri, izledikleri bu yolun en doğru yol olduğunu iddia ettiklerini göstermektedir: “Biz bu yolla pek çok sahih hadisi tashih ettik. Hadis ehli nazarında sahih olan bazı hadislerin bu yolla sahih olmadığını, mevzu hadislerin de yine bu yolla sahih olduğunu tespit ettik.”

Aclûnî (ö.1749) İbn Arabî’nin elFutûhâtu’lMekkiyye isimli çalışmasında takip ettiği yöntemi şöyle özetlemektedir: “(Rivayet yolu ile gelen) Nice sahih hadisler vardır ki bunlar râvileri yönüyle sahih olduğu halde, keşif sahibi olan bu zata göre sahih değildir. Çünkü keşif sahibi bu hadisi (keşf yoluyla) sahih olup olmadığını Resûlullah’a sormuş, o da (Resûlullah’tan aldığı bilgiyle) bu hadisin mevzu (uydurma) olduğunu bilmiş; her ne kadar nakil ehli senedi sahih olduğu için bu tür hadislerle amel etse de o hadisle amel etmeyi terk etmiştir. Râvileri arasında hadis uydurucusu olmasından dolayı tarikı zayıf, kendisi ile amel edilmeyen öyle hadisler vardır ki, bu hadisleri keşif sahibi Resûlullah’a sorduğunda, O’nun ruhundan işittiğinden dolayı ona göre bu hadisler sahihtir”

Şa’rânî (ö.1565) ise hadisçilerin önde gelenleri tarafından asılsız olduğu ifade edilmiş meşhur rivayetlerden biri olan: “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz” şeklindeki rivayet için şöyle söylemiştir: “Her ne kadar hadisçiler bu hadis hakkında tenkitte bulunmuşsa da, keşif ehline göre bu hadis sahihtir.”

Bu konuda birçok örnek verilebilir. Ancak görüldüğü gibi özellikle sûfîler tarafından Peygamberimize ait olduğunu iddia edilen hadisler, hiçbir ilmi dayanağı ve objektif kriteri olmayan keşf, ilham ve rüya gibi kişinin kendisinden başkasını bağlaması ve dini bir temele dayandırılması söz konusu edilemeyecek yollarla belirlenmiştir. Oysa Kuran vahyi Peygamberimiz yaşarken tamamlanmış ve tamamlanması ile de Peygamberimiz bu hayattan ayrılmıştır. Dolayısıyla dinle ilgili yeni ve güncel bilgilerin gelmesi mümkün olmadığı gibi insanlar tarafından üretilmiş rivayetlerin hangi yolla olursa olsun Peygamberimize sorulup onaylatılması da söz konusu değildir. Günümüzde de keşf, ilham ya da rüya yoluyla Allah’tan veya Peygamberimizden haberler ya da gayba dair bilgiler aldığını iddia eden kimseler, böylesi bir tarihi damardan beslenmekte ve kendilerine itiraz edenlere büyük zatlar olarak kabul ettikleri geçmişte yaşamış kimselerden örnekler getirmektedirler. Peygamberimizin nasıl istismar edildiğini ve insanların bu şekilde temelsiz ve hiçbir ilmi dayanağı olmayan yollar ile aldanarak başkalarını da yanılttıklarını görebilmek gerekir.

Kuran’da açıkça Peygamberimizin de diğer insanların da ölecekleri ve ancak hesap günü görüşüp, karşılaşma ve davalaşma imkânı bulabilecekleri haber verilmiştir: Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz sizler Kıyamet Günü Rabbinizin huzurunda hesaplaşacaksınız. (Zümer 3031). Bir kişi peygamber de olsa öldükten sonra o insanla bu dünyada manevi anlamda da olsa keşf, ilham ya da rüya yoluyla irtibat kurulması mümkün değildir.

Din, Peygamberimizin değil Allah’ın dinidir ve din; Allah’ın vahyi ile eksiksiz bir biçimde tamamlanmış, Peygamberimizin örnekliği ile de en güzel şekilde yaşanmıştır. Peygamberimiz bu dünyadan ayrıldıktan sonra din ile de dünya ile de irtibatı kalmamış ve kendisinden sonra izlemeleri gereken yol olarak insanlara başka değil sadece Kuran’ı bırakmıştır. Peygamberimiz üzerinden yeni bir din üretmeye kalkmak ve Allah’ın halis dinini tanınmaz ve yaşanmaz kılmak, hesabı verilemeyecek kadar büyük bir günahtır. Herkes gibi eleştiriye açık görüşleri olmakla birlikte görüş ve eleştirileriyle İslâm düşüncesinin gelişmesine tesir eden selefî âlimi ve müctehid olarak bilinen İbn Teymiyye’nin (ö.1328) de akıl ve nakil ilişkisi noktasında dini akılcılık

benimsenmesine ve dini konularda ilk dönem Müslümanların yapmış oldukları gibi Kuran’ın rehber alınarak hareket edilmesine sık sık vurgu yaptığı görülür: “Dinin temelini teşkil eden itikadî konularda Kitap ve Sünnet’te yer alan ve Selef âlimleri tarafından benimsenen naslara dayalı dinî akılcılık metodunu tercih etmek gerektiğini düşünen İbn Teymiyye, dinde Kuran’ın rehberliğini esas alarak ona uymanın lüzumunu sık sık dile getirir. Bu düşüncesinde sahabe, tâbiîn ve imamlara tâbi olduğunu belirterek onların Kuran’a aykırı herhangi bir akıl yürütmeyi kabul etmediklerini, Kuran’ın önüne çıkarılan hiçbir görüşü benimsemediklerini söyler.”180

İbn Teymiyye’nin dini: Allah tarafından indirilmiş olan din (Şer’i münezzel), insanlar tarafından yorumlanmış olan din (Şer’i müevvel) ve insanlar tarafından uydurularak değiştirilmiş olan din (Şer’i mübeddel) şeklinde sınıfladığı bilinmektedir.181 Buna göre herkes için bağlayıcı ve şüphesiz olan din Allah tarafından indirilmiş olan dindir. İnsanlar tarafından yorumlanan din anlayışında farklı görüşler olabilir ve insanlar bu farklı görüşlerden indirilen dine uygun bulduklarını alıp benimseyebilir, uygunsuz bulduğunu ise terk edebilir. Bu alanda kimsenin kimseyi din dışı ya da sapkın ilan etme hakkı yoktur. Çünkü bu alan insani yorumları içermektedir. Uydurulan ve değiştirilen din ise kötü niyetli kişilerin İslam’ı bozmak için ortaya attıkları ve birtakım rivayetler ile dine sokmaya çalıştıkları sapkın fikirlere dayalıdır. Müslümanların bu din anlayışına itibar etmemeleri ve bu konuda dikkatli olmaları gerekir.

İbn Teymiyye, şeriat lafzıyla Kitap ve Sünnet kastedildiği zaman herhangi bir kimsenin ister Allah dostu olarak kabul edilsin isterse kim olursa olsun bu sınırların dışına çıkmasının caiz olmadığını söyler. Peygamberimizin beraberinde getirmişolduğu yolun dışında Allah’a ulaştıracak başka yolların olduğunu iddia eden kişinin gerçeği inkâr ederek kâfir olacağını söyler. Şeriat lafzı ile hâkimin hükmü kastedildiğinde ise hâkimin zalim de adil de olabileceğini dolayısıyla onun vereceği hükmün doğru da yanlış da olabileceğine dikkat çeker. İbn Teymiyye meşhur fıkıh imamlarının görüşlerinin de bu ölçüye dâhil olduklarını, görüşlerini Kitap ve Sünnet ile delillendiren kişilerin görüşlerine tâbi olunabileceğini ancak ümmetin Peygamberimize tâbi olduğu gibi başka herhangi bir kimseye aynı şekilde tâbi olmasının zorunlu olmadığını söyler. Dolayısıyla kimse hüküm ve görüşlerinde yanılmaz değildir. Devamında konuya şu şekilde açıklık getirir: “Fakat bir kimse şeriatta olmayan, uydurulmuş sözleri şeriata izafe ederse veya nasları Allah’ın maksadına aykırı bir şekilde tevil ederse bu da bir tür din değiştirmek demektir. Demek ki Allah tarafından indirilen şeriatla, tevil edilmiş ve değiştirilmiş şeriatı birbirinden ayırmak gerekir.”182 Görüldüğü gibi indirilen din ve uydurulan din şeklindeki ayrım yeni bir şey olmadığı gibi eskiden beri din adına ortaya atılan iddialara karşı birçok Müslüman düşünürün farkında olduğu ve uyarıda bulunduğu bir gerçektir.